XX.XX.18XX
Tuhaf ama gerçekti: Beni isteyen biri olmuştu. Ben yalnızca cinsiyetimden ötürü değil, aynı zamanda annemin ikinci çocuğu olduğumdan ötürü de lanetliydim. Her kadının yalnızca bir kez doğum yapabildiği bu dünyada, iki evlat vermek doğaüstü sayılırdı. Ne var ki, kadınların zaten pek değeri yoktu. Birer araç, birer üretim vasıtasıydık. Eğer annem iki erkek doğurmuş olsaydı, belki de adı imparatorluklar arasında efsanelerle anılırdı. Halbuki ağabeyim Calix'in yanında bir ikize ihtiyacı yoktu. Adı çoktan söylentiler ve asillerin çay partilerine karışmıştı. Güneşle yarışır altın rengi saçları vardı, ışık vurduğunda sanki tanrılar onu elleriyle şekillendirmişti, herkes büyülenirdi. Karanlıkta ise süt köpüğü gibi yumuşak bir huzur yayardı etrafına. Babamla aynı buz mavisi gözleri ve o gözlerin ardındaki soğukkanlı zekâ, onu diğerlerinden ayırıyordu.
Değerli topraklarımızın eteklerinde savaşlar çok yaygındı. Ordumuz güçlüydü fakat daha fazlası üzerine baskılayıcı ve yayılmacı bir strateji izlediğinden ötürü şövalyelerin birçoğu ilk savaşlarında ölürdü. İlkinden kurtulan ikincisinde, ikincisinden kurtulan ise bir sonrakine... Bu sebepten dolayı rütbesi yüksek asker sayısı azdı. Ağabeyim ağır yaralarla döndüğü zamanlar olsa bile canlı çıkıyor bir sonrakine daha az yarayla dönüyordu seferden. Böyle olunca rütbesi yükselmişti. Askerdi, ama sıradan bir nefer değil. Babam, emekli bir yüzbaşıydı; ama Calix, daha genç yaşında bile onun gölgesini geçmeye başlamıştı—bir teğmen olarak. Ailemin "en iyi genleri" onunla hayat bulmuştu. Leydiler arasında da dillere destandı; onun adı geçtiğinde dudaklarda bir kıpırtı, kalplerde ise gizli hayaller belirirdi.
Ben mi?
Kardeşimin gölgesinde yaşamaktan öte, onun ayaklarına zincir olmuş bir yük gibiydim. Kadınların tek işlevi, çocuk doğurmak ve erkekleri memnun etmekti. Bense ne doğurabilir, ne de memnun edebilirdim—söylenenlere göre. Hatta lanetliydim.
Ve ne için bunca çaba? Kadınlar, birbirini ezerek bir erkeğin "en değerli karısı" olma yarışında kıçlarını yırtıyordu adeta.
Neyin uğruna?
Bir erkek mi?
Gülünç.
Bunu açıkça söylesem, kellemi uçururlar. Üstüne bir de şunu eklerlerdi: "Sen bunu söyleyebilecek en son kişisin. Sen... bir kölesin."
Bir cadı... kocasına ölüm getirmeden önce yanması gereken bir cadı.
Köle değilim ama özgür de değilim. Ellerim, kollarım görünmez zincirlerle bağlı. Ağzımı kapalı tutmam için de dışlanıyorum üstelik.
Peki sen, General... neden bu laneti bile bile beni eş olarak seçtin?
Hizmetliler saçlarımı tararken, kendimi düşünceler arasında kaybolmuş buldum. Daha geçen yıl on sekizime basmıştım. 'On sekizinde ölecek!' söylentisi de böylece çürümüştü. İşime gelir bir durum olmasına rağmen acaba lanetim nereden patlak verecek diye düşünüyordum bir de. Artık bir 'kadın' sayılıyordum. Aristokrat dünyasında evlilikler, politik hesapların ve ekonomik çıkarların oyun alanıydı. Aşk, bu tabloda ancak küçük bir dipnottu. Babamın sahip olduklarından fazlasına sahip olan, ama hakkımdaki söylentiler nedeniyle büyük bir risk alan biriyle evlendirilecektim. Hazırlıklar başlamıştı. Hislerim mi? Ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum.
Kraliyetin özel görevlendirdiği hizmetçilerdi bunlar. Her biri özenle seçilmişti. Bazıları, uzak diyarların egzotik görünümlü insanlarıydı. Ellerindeki tarak, saçımın tellerine takıldığında düşüncelerim de düğümleniyordu. Bedenim onların işini yapmasına izin veriyordu belki, ama ruhum hâlâ zincirler içinde çırpınıyordu.
Yalnızca yüzümü okşamak için elimi kaldırdım ama elim bir pudranın yüzüme bastırılmasıyla hemen indirildi. Zaten sorularıma alamayacağım lanet cevaplardan ötürü deliye dönüyordum. İdam edilmemi bile istemişlerdi, güya dünyanın dengesini bozmuş annem ikiz çocuk doğurarak.
Tanrının cezasıyım ben.

Comments (1)
See all