Please note that Tapas no longer supports Internet Explorer.
We recommend upgrading to the latest Microsoft Edge, Google Chrome, or Firefox.
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
Publish
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
__anonymous__
__anonymous__
0
  • Publish
  • Ink shop
  • Redeem code
  • Settings
  • Log out

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

Bölüm 2

Bölüm 2

Jun 21, 2026

Gözlerimi kapatıyorum ve aynaya bakıyorum...

Yine.

Yine.

Ve... yine.

Bu sefer değişmiş olmam gerektiğine inanmak istiyorum. Ama hayır. Karşımda hâlâ aynı kız var:
Süt gibi beyaz ten, sıradan upuzun kahverengi saçlar, yine o derinliksiz kahverengi gözler. Beni bana ait yapan hiçbir şey yok. Hiçbir parıltı, hiçbir kutsallık, hiçbir efsane. Yanımda dolaşan hizmetlilerin gözleri bile benim üzerimde oyalanmıyor uzun süre. Ellerindeki fırçalar mekanik, yüzlerindeki ifadeler boş. Bu sadece bir görev onlar için. Bugün ben evleniyorum. Ama hiç kimse "bir prenses evleniyor" demeyecek. Sadece... biri daha satılıyor.

Saçlarımı kıvırmaya çalışıyorlar. Kahverengi saç... düzken sıradan, dalgalı olunca dağınık duruyor. Aynanın karşısındaki kıza bakarken içimden geçen ilk cümle bu: Ne kadar sıradansın.

Benimle aynı yaşta olan asillerin gözleri lavanta, pembe, zümrüt... Saçları alev kırmızısı, buz beyazı, hatta ay tozu renginde olanlar var. Onlar bir salona girdiğinde herkes başını çevirir. Ben girdiğimde, sadece lanetli olduğum hakkında dedikodular yayılmaya başlıyor.

Ambrose beni görse, beni gerçekten görse, ne düşünür? Yoksa o da herkes gibi sadece "lanetli" kısmımı mı satın aldı?

Yanaklarım pudrayla parlatılıyor, dudaklarım kırmızıya boyanıyor. Ama ben kendimi hâlâ silik hissediyorum. Sanki üzerime başka birinin yüzünü yerleştiriyorlar. Kendimden uzaklaştıkça, içimdeki benliğe daha çok tutunuyorum. Zayıf ama hâlâ orada. 'Ben Deyanira'yım,' diyorum içimden. 'Ben sıradanım. Ama gerçeğim.' ve keşke öyle de davranır olabilsem. Bu zamana dek her gerçek davranışımda insanlar hakkımda daha çok⎯ daha kötü konuşuyor.

Göz kapaklarımın üzerine altın tozu serpiştiriliyor. Sanki altın olunca, gözlerim büyüleyici olacak sanıyorlar ama o toz akşama kadar silinecek. Gözlerimse hâlâ kahverengi olacak. Ve ben... hâlâ ben olacağım.

Bugün beni süslüyorlar.

Yarın... beni unutacaklar mı?

''Vah vah... Ne de güzel kız. Yazık oldu hem ona hem ailesine.''

''Kederiyle kaderi bir.''

''Saçları çok tuhaf değil mi? Gözleri de öyle... Kahverengi...''

''Ah, Veliaht prensi onda ne bulmuş? Savaşlara götürüp düşmanı mı korkutacak?''

***

Oysa Ambrose bana bu gözlerle bakarken, ne bir şehvet kırıntısı gördüm ne başka bir arzunun gölgesi — yalnızca o yeşillerinin büyüleyici, donuk parıltısı vardı. Babamla konuşmaya gelmişti, üstümden nasıl bir pazarlık yapılmış, ben büsbütün habersizdim. Yalnızca, o gittiğinde bir şeyler duyabildim; evlilikmiş, sözmüş... Bu fikirler kimden çıkmış? Sevgili babam ile aram her ne kadar açık da olsa beni asla birine vermeyi teklif ettiğini daha önce hiç işitmemiştim. Bir kızı evden çıkarmak zor olduğu için çoğu baba kızlarını çabucak evlendirir⎯ bazıları kızlarının üzerine para verirdi. Nerde görülmüş bir kızın on sekizine kadar nişanlandırılmadığı? Adı lekelenirdi hele aristokratsa. Düşündüm, belki babam istemiştir bu anlaşmayı ama yok, hayır, her ne kadar en iyisini istese de hep; beni ona laik görmezlerdi.

Koyu siyah saçlarının altından bana baktığında, pelerininin gölgesi yüzünü daha da ciddi kılmıştı. Sanki savaşa gidiyormuş gibiydi; ki zaten, onun için her alan bir muharebe meydanıydı. Duyduğuma göre, hiçbir savaşı düşmanın kanını toprağa akıtmadan terk etmemiş. Affı yalnızca istisnai hallerde kabul eder, öyle duymuştum ki bir keresinde affın kabulü için düşman askerlerinin kendi ordularındakilerin kellesini getirmelerini istemiş üstüne hepsini affetmemiş, aralarında da bir düello istemiş. Sağ kalan da şu an Veliaht Ambrose'un sağ koluymuş. Gözlerim arkasından gelen adamlarını görmeye bile yeltenmedi, onu görmek yetti, çoğu için ona iki saniye bakmak da yetmez halbuki. Kendisi abim Calix'ten farklı değildir hakkındaki sürekli söylentiler⎯⎯ sürekli hakkımızda dönen söylentilerle çevriliydik. Önemli olan söylentinin varlığı değil, ne söylendiği ve nasıl yayıldığıydı.

On sekizime bastığım seneydi o sene. Onu en son gördüğüm seneden bahsediyorum... İmparator ile evlenen bir oyuncak mı olacağım onun şehvetini doyurmak için? Ama hayır... O gün gözlerinde ne bir açlık ne de bir keyif vardı. Hatta benimle konuşmamıştı bile. On dokuz yıllık ömrümde onunla tek kelime etmeyişim belki de daha iyiydi. Sesimin tonunu bilip bilmediğini bile bilemezdim. Leydilerin çay partilerine ya davet edilmezdim, ya da edilirsem masada hep yalnız kalırdım. Katılsam da o, genelde eğlencelere katılmazdı; onu görmem bu yüzden de zordu.

Şimdi ise... İşte düğün koridorundan yürüyordum. Karşımda, bundan sonra hep göreceğimi sandığım nişanlım. Elini bana uzattı, törenin gereği olan o seramoni için. Elini tutmam ve birlikte tören görevlisine doğru yürümemiz gerekiyordu. Ama ben... Benim ellerim titriyordu. Tüm kollarım geri çekilmek istiyor gibiydi. Fakat ne fayda? Elim çoktan verilmişti. Ambrose'un avcı yeşili gözleri, titrediğimi fark etmiş olmalıydı. Avucunu yukarı çevirmişti — bu gelenekte olmayan, ama bir şeyi ima eden bir duruştu. Elimi yerleştirdiğimde neredeyse kayboldum o avuçta. Parmaklarımız iç içe geçti. Belki böylece, salondaki insanlar benim beceriksizliğimi değil, duvağımın ve gelinliğimin zarafetini konuşurlardı.

"İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, savaşta ve barışta, gündüzde ve gecede... Birbirinizi seveceğinize, koruyacağınıza yemin ediyor musunuz?''

Çoktan bana bakan gözlerine baktım. Önce onun "evet" demesi gerekirdi. Her ne kadar yemin sözleri karşılıklı eşitlik vaadi taşısa da, bu saatten sonra onun himayesine girmiş olacaktım. İlk eşiydim, ama asla tek ve en sevdiği olmayacaktım. İlki ama asla sonu ve en sevdiği değil. 'Ve' diyorum çünkü 'veya'lık bir durum yok burada. En sevdiği olsam sonu da olurum sonuçta, bu benim için bir bağlamdır— ki eşler biricik olmalıdır.

"Evet." dedi. Gözleri üzerimdeydi, kararlı ve dingin.

Neden pişman olsun ki? Bir eş, bir köle daha. Ama... Hayır desem ne olurdu? İnfaz emri mi? Belki de evet. Bu dünyada erkeğin suçunun bedelini kadının ödediği bir düzen vardı. Erkek 'evet' dedikten sonra, kadın 'hayır' diyemezdi.

Sorun Ambrose değildi aslında. Sorun bendim. Başlayacak olanı yediremeyecektim kendime. Oysa dudaklarımı araladım, yıllardır küçümsediğim itaatkâr kadınları anımsayarak, hepsinin sözlerini yutup...

"Evet." dedim. Kuru, suskun, ama kesin.

Törenin hemen ardından şapelin taş avlusu, yüzlerce mumla aydınlatılmıştı. Aristokratlar altın işlemeli kadehlerde şampanyalarını tokuşturuyor, keman ve klavsenin eşliğinde ilk dans için hazırlık yapılıyordu. Büyük balo salonuna geçildiğinde, tavandan sarkan kristal avizeler altında üç katlı düğün pastası kesilecekti. Herkes gözlerini üzerimize dikmişti ama ben yalnızca onun elinin sıcağını hissediyordum hâlâ.

Ambrose dans için elini uzattığında, bu sefer geri çekilmedim. Şimdi gözlerimiz herkesin önünde birbirine kilitliydi. Adımlarımız zarif, ritmimiz sessizdi. Bir savaşın ortasında değil, halkın önünde birbirimize bağlanmış gibiydik.

Bir şey demem gerekiyor muydu? Neden benimle konuşmuyordu? Ve nasıl oluyordu da benden iyi hareket ediyordu? Evlendirilmeyeceğim düşünüldüğünden ötürü ne bir dans dersi almıştım ne servis öğrenmiştim. Tek bildiğim içeceğim fincanı ve  yiyeceğim kaşığı nasıl tutacağım, oysa diğer prenses ve leydiler bir adamın elini nasıl tutması gerektiğine dair bile özel ders alırdı. Ambrose belimden tutmasa bilmem kaç kere düşmüştüm. Fark etmemişti diye umuyorum. Uzun elbisemle de rahat edemiyorum, ayaklarım da acıyor... Çok mu mızmızlanıyorum?

Ayağına basacağım korkusuyla yeterince uzak duruyorum ama yetmiyor bir de bana böyle baktığı için utanıyorum. En sonunda— Tanrı'ya şükürler olsun ki müzik değişiyor. Diğer asiller de dansa katılabilir demek oluyor bu lakin ben benim asilimi bırakmaya yelteniyorum. Belki de sesini bu kadar net ilk defa bu akşam duyuyorum; Sırtımdaki minik alandan yararlanıp beni kendisine çekiyor ve uyarıyor,

''Doğruca odamıza gidebilirsin... Hizmetlilere sana eşlik etmesini söyleceğim, dinlen.''

Yalnızca baktım ona, o ise tek bakışıyla bu anı kolluyormuşcasına vazifesine başlayan şovalyeler getirdi yanıma.

Şovalyeler beni kişisel hizmetçilerime devretti. Duvağımdan kalanları saçımdan kurtardılar, koresemi söktüler, gelinliğimi çıkardılar, bir kez daha yıkadılar beni bu sefer fazladan koku kullanarak... Biliyordum elbette bu gece ne olması gerektiğini ama yani nasıl yapacaktım? Servis vermek öyle kolay mıydı? Bir de herkes aşağıda imparatorluğun balo salonundaydı. Yanımdan tek tek kaçıp giden hizmetliler de dahil. Yine yalnız başıma kalmıştım. Tur atarken buldum aslında kendimi fakat 'Aman tanrım, ne yapacağım?' düşüncelerinden kurtuluşum da yoktu. Birazdan gelirdi...

Celestialxi
Nini

Creator

Comments (0)

See all
Add a comment

Recommendation for you

  • Silence | book 2

    Recommendation

    Silence | book 2

    LGBTQ+ 32.8k likes

  • Touch

    Recommendation

    Touch

    BL 15.7k likes

  • Silence | book 1

    Recommendation

    Silence | book 1

    LGBTQ+ 28.2k likes

  • Blood Moon

    Recommendation

    Blood Moon

    BL 47.9k likes

  • Secunda

    Recommendation

    Secunda

    Romance Fantasy 43.7k likes

  • Primalcraft: Scourge of the Wolf

    Recommendation

    Primalcraft: Scourge of the Wolf

    BL 7.3k likes

  • feeling lucky

    Feeling lucky

    Random series you may like

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe
The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

437 views2 subscribers

Kan üzerine kurulmuş bir imparatorlukta, kehanetler savaştan bile daha tehlikelidir. Çünkü bazen dudaklardan dökülen acımasız birkaç söz, bir insanın bütün hayatını mahvedebilir. Ve belki bir gün, onun yalnızca tek bir fısıltısı bile peşinizi bırakmayan bir kâbusa dönüşebilir.

Deyanira Alisya Selene, daha doğduğu anda lanetlenmişti.

Bu dünyada kadınların birden fazla çocuk dünyaya getirmesi imkânsız kabul edilirdi. Çok eşlilik, kadınların yalnızca varis doğurmak ve kocalarına hizmet etmek için var olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Fakat Deyanira yalnız doğmamıştı.

Bir ikizi vardı.

Ne var ki insanlar için lanet olan oydu; erkek kardeşi ise ailenin altın çocuğuydu. Kim, uğursuz bir cadı olarak damgalanmış bir kadınla evlenmek isterdi ki?

En azından herkes böyle sanıyordu.

Toplumun korktuğu, kaderin yüz çevirdiği Deyanira'nın yolu; ölümsüz Tanrı'nın iradesiyle, kendisini imparatorluğun acımasız Veliaht Prensi ve Yüce Generali ile yapılan siyasi bir evliliğin içinde buldu. Soğukkanlı dehası, merhamet tanımayan otoritesi ve ardında sürüklediği karanlık gölgelerle krallıkların bile çekindiği bir adam…

Şimdi ise kaderin tahtına oturan yeni Prenses'in önünde tek bir soru vardı:

Kendisine biçilen laneti kabul edip sessizce solup gidecek miydi… Yoksa bir zamanlar kendisinden korkan dünyaya, asıl korkmaları gereken kişinin kim olduğunu mu gösterecekti?

***

Kendi yazdığım novelin İngilizce ve Türkçe çevirisini birlikte paylaşmaktayım.
Subscribe

19 episodes

Bölüm 2

Bölüm 2

39 views 2 likes 0 comments


Style
More
Like
List
Comment

Prev
Next

Full
Exit
2
0
Prev
Next