"Sadece korkaklar kehanetlere sığınır," dedi, dansın ritmine rağmen sırtımı öyle iyi destekliyordu ki bu yakınlık ve hızda sendelemeden kulağıma fısıldayabiliyordu. "Ben kendi gözlerime inanırım. Ve şu an gördüğüm şey... bir felaket değil. Bir mucize."
Dudaklarım titredi, gözlerim düştü, terlemeye başladılar. Bu dünyada ağlamak, kırılmak demekti. Ve ben... artık kolay kırılmak istemiyordum.
Annemin akli sağlığı nedeniyle ölümü çok gecikmemişti, bir de kara büyü yaptığı için öldüğü söylenirdi. Elbette büyü gerçekti ama şifacılar dışında elemente sahip olan büyücüler ya çok yaşlıydı ya da çok erken yaşta ölürdü. Annemse çok ruhsuz bir kadındı ve biz doğduktan sonra da önce de böyle olduğunu belirtmişti babam. Kimsenin gönlünü hoş tutacağım diye yalan söylemezdi babam, fazla dobraydı hatta özellikle kırardı ki güçlenelim. Kendimi suçlamadığım tek şey annemin ölümüydü bu yüzden. Hani babam bile böyle dediyse, elbette ben değilimdir sebebi.
Abim Calix ise çok meşguldü, annem hayattayken oyunlar oynardık ve birlikte dans ederdik malikanemizin bahçesinde. Annem üst kattaki camdan bizi izler ve yine son zamanlarında takındığı o duygusuz ifadeyi takınırdı. Babam eğitimimi umursamadığı yerde, hizmetçiler beni görmezden gelirken bile benden birkaç dakika önce doğmuş olan abim benimle ilgilenmişti. Temelleri ondan öğrenmiştim. O evden gidip diğer şövalyelere karışınca da herkes benden, daha bana tek bir şans vermeden, ümidi kesmiş. Ne nasıl dans edilir ne de servis yapmayı biliyordum. Babamsa... soğuk ve ilgisizdi. Anlamazdım, annemin eksildiği yerde babam neden daha da uzaklaşırdı bizden?
Yinede bildiğim kadarıyla annem de beni öyle sevmezdi, yalandan da olsa. Calix en azından az da olsa babamın övgüsünü alıyordu... Ben ise öyle ki on dokuz yıl boyunca ilk defa inanabileceğim bir övgü almıştım hele benden bir kazancı olmayan birinden, Ambrose'dan.
''Mucize miyim?..'' sesim çatlamasın diye fısıldadım bende.
''İkinci bir çocuk, mucize değil de nedir?'' dudakları kulağıma değdi.
Biraz daha sıkı tutundum, lütfen çekilme, üzgün bakışlarımı görme.
Yumuşak bir nefes verdi. Müziğin daha yavaş olan bir enstrümana geçmesiyle iki eli de belimin arkasına geçti. ''Sorun değil...'' mırıldandı. ''Görmelerini istemiyorsan yüzünü gömebilirsin.''
Ama ben özellikle senin görmeni istemiyorum, General Ambrose Verena.
Bana neden iyi davranıyorsun?.. Bu mistik olaylar ilgini çekiyordur belki, daha ne lanetim var diye görmek istiyorsun belki...
''Yinede...'' mırıldandım.
''Shhh...''
O da biliyordu daha fazla konuşamayacağımı. Bir süreliğine başımı gömdüm ama daha iyi hisseder hissetmez geri çekildim. Son bir selam verdim dansımızı güzel bitirmek için. ''Teşekkür ederim, Ambrose'' gözlerime ulaşan ama dişlerimi göstermeyen bir gülümseme bıraktım.
''Eşler ne içindir?'' bir nevi rica.
Belimden tutup beni kendi yanına çevirdi. Meğer arkamda bize yaklaşmış biri varmış. Bu kişi de belli bir aristokrat sınıfından gelmiş olmalı. Adamın üzerinde beyaz kürk yakalı bir manto vardı, her hareketiyle birlikte sarkan zincirleri şıngırdıyordu. Peşinde ise iki kadın vardı—belli ki eşleri. Gözlerinde, sahip olduklarıyla övünen bir adamın gereksiz özgüveni... ve yeni bir av peşinde koşan bir açgözlülük parlıyordu. Eşler ise yalnızca sömürülmüş enerjilerini ele alan bir ifade ile ben ve Ambrose'a odaklanmıştı.
"General Verena." Eğildi ama samimiyetinden eser yoktu bu adamın. "Sanırım eşinizi yalnız bırakıyordunuz. Henüz ikinci eşinizi seçmeden hanımefendiye bu kadar düşkün olmanız... ah, halkımız arasında epey dikkat çekecek bir davranış."
Ambrose'un kaşları çatılmadı. Sinirlenmedi. Ama çenesindeki o tanıdık kas tekrar gerildi.
Ben ise bir adım geri çekildim istemsizce. İkinci eş... Herkes için doğal bir şeydi bu. Kadınların seçme şansı yoktu; alınırdık, yerleştirilirdik, sahiplenilirdik. Ve ben... hiçbir zaman kalbi olan bir canlı bile sayılmamıştım kimsenin gözünde kaldı ki biricik eş.
Ambrose yanıt vermedi önce. Bana döndü. Elini hafifçe sırtıma koydu, dokunuşu sakinleştiriciydi ama içinde bir uyarı da vardı—sakin ol, bırak konuşayım.
"Sanırım eşlerimin sayısı üzerine yorum yapabilecek son kişi siz olmalısınız, Lord Arvanel." Sesinde buz gibi bir tını vardı, ama kibarca dökülüyordu kelimeler. "Bazılarımız 'güç' adına başkalarının gözyaşlarını saymaz. Ben sayarım."
Adamın gülümsemesi silindi ama kendine hâkim olmaya çalıştı. "Görünüyor ki Lady Deyanira'yı tek başına yeterince... etkileyici buldunuz."
"Evet." Gözlerini bana çevirdi, ama bu kez dudaklarında alay değil, bir gurur vardı. "Ve yeterince kadim. Siz hâlâ çoğaltmakla meşgulken, ben tek bir kişiyi anlamaya çalışıyorum."
Kalbim sıkıştı. Bu bir övgü değildi sadece. Bu bir duruştu. Ve onun gözlerinin içine baktığımda... o duruşun yalnızca bana ait olduğunu biliyordum.
Adam hafifçe başını eğdi, yenilgiyi kabul edercesine.
"Demek ki kader seçmiş sizi, Lady Deyanira." dedi, ama sesi dikenliydi. "Umarım taşıyabilirsiniz bu yükü." Arvanel bu son sözleri söyleyince aklım başıma dank etti.
Biricik eş..? Hele yakında tahtı devir alacak gelecek İmparator'un biricik bir eşe sahip olması? Arvanel'in dedikleri çok net ve kesindi; 'Çocuğu olmayan bir kadın varis doğuramaz, varise sahip olamayacak bir adam da İmparator olamaz... Bu yükü taşıyabilir misin?'
Cevap vermedim. Ama Ambrose'un eli, sırtımdan koluma kayarken bakışlarım ona döndü. Benim yanımda olduğunu belli eden bir mesaj taşıyorlardı zümrüt yeşilleri, içlerindeki altın sarısı parıltılar...
Adam ve eşleri uzaklaştı. O an, etrafımızda dans eden onlarca çiftin hiçbir önemi kalmadı. Sessizliğin içinde, müziğin bile geriye çekildiği bir an vardı. Gerildim. İmkansız sonuçta. Ambrose, İmparator olacak. Ve ben hamile kalamıyorum. O halde tahtın bir sonraki varisi kim olacak?
Ambrose bir adım daha bana yaklaştı.
"İkinci bir eşim olmayacak." dedi sakince.
"Bunu neden söylüyorsun?" diye sordum, ses tonum da gerginliğimi ele verdi.
"Güçlü olmak için bu aciz savaşlara girmem mi gerekiyor? Ben yakalıyor, kan döküyor, fethediyorum. Bu adamlar isterse beşinci eşiyle evlensin, İmparator olan babam gibi, o bile benden güçlü değil. O halde tüm bu köleleştirme çabası ne uğruna?.. Ve şunu da bilmelisin ki benim görüşlerim halkla da hanedanla da uyuşmuyor. Ben kendi doğrularıma sahibim, bunların içinde ikinci bir eşin ne kadar zalimce ve gereksiz olduğu da var.''
''Zalimce gelebilir, evet. Ben de onların görüşüne katılmıyorum fakat bir sebepten ötürü kendimi borçlu hissettiğim için en azından sana itaat etmeye çalışıyorum. Peki neden gereksiz geliyor tüm bunlar sana? Bana aşık olsaydın anlardım, eğer erkekler böyle bir duyguya sahipse tabii. Fakat her ikimiz de belli bir sebepten ötürü evliyiz ve bunun adı aşk değil.''
''Haklısınız, Prenses. Size aşık değilim.'' dürüstçe cevapladı.
''Öyleyse..?''
Neden açıklamıyorsun?
Bana hesap vermek zorunda olmadığının bilincinde bir tavırla kolunu uzattı. ''Gece henüz yeni başladı. Sizi diğerlerine yem etmek gibi bir niyetim yok, yakın durun.'' işte kelimelerimiz yine resmiyete koştu. Onun eşliğinde diğerleriyle konuştuk. Çoğunlukla çift olarak selamlamamız gereken insanları gördük.
Bir saatten sonra Ambrose'u politik konuları konuşması için yalnız bıraktım. Pek bu kararıma sıcak bakmadı ama yine de kendimi sıyırdım. Biraz da sinirliydim. Hem merakta bırakıyor hem nazik davranıyor hem sıcaklığı yanıltıcı olabilir. Genç Prenseslerden biri bana yaklaştı, bu kız İmparator'un üçüncü çocuğuydu yani Amborse ve Neven'ı takip eden kız kardeşleri.
''Prenses Alisya, ağabeyim sonunda sizden kopabilmiş demek. Lütfen sizi diğer arkadaşlarımla tanıştırmama izin verin.''
''Prenses Amorette... Şeref duyarım.'' kibar gülümsemeyle beni kendi masasına sürüklemesine izin verdim.
Gözler belli ki uzaktan beri üzerimdeymiş, gelmemle birlikte ortamın havasının değiştiğini hissettim. ''Leydiler, bu en büyük ağabeyim tahtın sahibi General Ambrose'un eşi Prenses Alisya.''
''Deyanira─ Ah, bağışlayın. Prenses Alisya, ağzımdan kaçmış'' ismim dudaklarını lanetlendirmiş gibi ellerini yalandan dudaklarına götürdü, hafif bir alay vardı. ''Nasılsınız? İyisinizdir, Generalimizin ilk eşisiniz.'' pembe elbisesi sarı saçlarının altında soluk kalıyordu.
''Dertler hep ikincide gelir ama üçüncüye alışırsınız.''
Amorette'un sarıya çalan yeşil gözleri buzlandı sanki, ''Ben sizlerin henüz evlenmediğini biliyordum. Oysa ilk elden yaşamış gibi anlatıyorsunuz. Yoksa çok mu araştırıyorsunuz, hazırlıyorsunuz kendinizi; kaçınılmaz olana?''
Sustular. Daha önce ses etmemiş olan Prenses içkisinden bir yudum aldı ve bana döndü, ''Çok güzel olmuşsunuz, Prenses. Amorette, General abinizin iyi bir zevki varmış. Eminim bu balo Prenses için de güzel geçiyordur. Kimsenin tadını kaçırmak istemeyiz.'' yalandan da olsa iltifat ettiğini düşünürdüm fakat gerçekten güzel bir elbisem vardı.
''Az önce söylediklerimi unutun, bu hafta sonu çay partisi düzenleyeceğim. Prenses Amorette ve Alisya siz de gelirsiniz umarım. Çay içer, sohbet ederiz.'' dedi pembeli.
Çay içip sohbet etmek hiç benlik değildi, zamanında yaşadıklarımdan olsa herhalde. Ama rol yapmam gerekiyor.
''Evet, çok seviniriz, değil mi , Prenses?''
''Evet... Eminim çok güzel bir parti düzenlersiniz.'' gülümsedim. Gözlerim Ambrose'u aradı ve bulduğu an kızlara geri döndü. ''Umarım benim balomu da beğeniyorsunuzdur. Gecenin kalanında iyi eğlenceler dilerim.'' topuklarımda dönüp onları arkamda bıraktım gecenin kalanını Ambrose'un yanında geçirmemin neden daha iyi olacağını yine anlamış bulundum.

Comments (0)
See all