"Hayır. Bu bir sınır. Güvenmediğin bir adamla aynı yatağı paylaşmak seni huzursuz eder, değil mi? Bana sırtını dönmeye devam ederken, ben sana sırtımı dayayamam."
Yutkundum. Kalbimin olduğu yer acıyordu, sanki içten içe kavrulmuştu.
"Ben sadece... kafamı toparlamaya çalışıyorum," dedim fısıltıyla. "Beni anlaman bu kadar mı zor?"
"Ben seni anlamaya çalışmaktan yoruldum," dedi o da. Ve bunu öyle bir sesle söyledi ki, içinde ne bağırış vardı ne hiddet—sadece pes edişin yorgunluğu. "İkinci bir eş istemediğimi kaç kez söyledim, Deyanira? Kimseye bakmıyorum, kimseye söz vermedim. Ama sen her defasında gözümün içine bakıp 'Yalan söylüyorsun' diyorsun. Artık susuyorum çünkü söylediğim hiçbir şeye inanmıyorsun."
"Çünkü seni daha yeni yeni tanıyorum!" diye çıkıştım, ilk kez sesim onunki kadar yüksekti. "Duyguların bir kafesin içinde. Ne ben girebiliyorum oraya, ne sen dışarı çıkıyorsun. O kadar inanılmaz şeyler yapıyorsun ki bu dünyada böyle şeyleri kimse yapmaz. Hele bana...'' İğneleyici bir tonda söyledim ama artık biliyordum ki ben kendi savunmalarımı bile içimden yapıyordum. O kadar haksızlık yapılıyordu ve ben yine de benim buna hakkım yok diye sessizce kendimi yiyordum her seferinde! Şimdi de öyle.
Kaşları çatıldı. Son kez, tam anlamıyla bana baktı. Bu bakış, her şeyin özeti gibiydi. Bıçak gibiydi—ama bu kez kesmek için değil, son noktayı koymak için tutuluyordu.
"Duygularım kafeste olabilir. Ama sen... kafesin anahtarını cebinde taşıdığını unutuyorsun."
Sonra döndü. Arkasını dönüp gitmesi, kalbimin üzerine çekilmiş kara bir perde gibiydi. Ne bir elveda, ne bir bakış. Bu anahtar... O duyguları kafese ben kilitlediğim için mi bendeydi yoksa onun duygularını açabilecek olan bendim diye mi..?
Yalnız kalmıştım. Zaten hep yalnızdım ama bu yalnızlık uzun zaman sonra ilk kez bu kadar ağırdı.
Saraya geri döndüm, ne sağa ne sola ne de yanımda mırıltılara karışan seslerin sahiplerine bir kez olsun bakmadım. Şans eseri koridoru döndüğüm an birine çarptım. Eteklerimi tutan avuçlarım geriye düşmemle zemini buldu. Keskin bir yanma hissettim. Nevenın ayaklarının altındaydım. Daha kötüsü olamazdı. Arkasındaki genç nişanlısını ellini sallamasıyla kovdu. Bir an o kızla göz göze geldim ama Neven'ı ikiletmeden ayrıldı. Neven'ın ona karşı kaba el hareketi, eli bana uzanınca daha centilmen bir hal aldı.
İnatla elini boşta bırakmaya karar verdim. Kabarık da olsa elbisemi düzeltip ayaklarımın üzerinde durdum.
''Ne diye bu acele? Yine ağabeyimi mi arıyorsunuz, Prenses?'' sırıttı.
Selam vermeden gitmek istedim ama özellikle Ambrose yanımda değilken ne kadar artık Prenses ünvanına sahip olsam da buna hakkım yoktu.
Derin bir nefes aldım. Başımı eğmeden, Neven'a sadece göz ucuyla baktım.
"Selam, Prens Neven."
Sözlerim kibar ama içi boştu. Rüzgâra söylenmiş gibi.
O ise bir adım yaklaştı. Yüzünde sinsice bükülen bir gülümseme vardı—kendinden emin, keyifli ve tehditkâr.
"Ah, prensesin sesi bile titriyor bugün... Yoksa ağabeyim bu gece de mi servisinizi reddediyor?"
Sesinde sahte bir şefkat vardı. Ama gözleri başka bir şey söylüyordu. Tuhaf bir iştah.
Kıpırdamadım. Gözlerim onun yüzünde, ama içimdeki öfke büyüyordu.
"Niyetiniz nedir?" dedim kısa ve soğuk bir tonda.
Neven başını hafifçe yana eğdi, ince kaşlarının altında parlayan gözleri üzerimdeydi. "Sarayda konuşulanlara göre, ikinci bir eş istemiyormuş Ambrose. Bu kanunlarımıza, örf ve adetlerimize bir başkaldırı mı? Ne kadar asi, değil mi? Ne devrimci ama!"
Gülümsedi—ama o gülümsemenin ardında zehir vardı.
"Tabii, bu da demek oluyor ki... hayatına yalnızca sizinle devam edecek."
Bir an durdu. Sözlerinin yankılanmasına izin verdi.
"İlginç bir seçim." diye ekledi. "Senin gibi... güzel ama verimsiz, üstelik lanetli biriyle. Sonu neye varır dersin?"
Sanki bir masal anlatıyor gibiydi, ama sonu hep kabustu.
Bir adım daha attı.
İrkildim. Midem bulandı. Geri çekildim ama sarayın dar koridoru nefes almak için bile yer bırakmıyordu.
Neven alaycı bir tebessümle bana baktı.
"Taht bana kalacak."
Gözleri gözlerime değdi. Bu bakış, savaşsız bir tehdit gibiydi.
"Zaten... saray yasalarına göre imparator dilediğini seçebilir. Evli, dul, eski hükümdarın karısı—fark etmez. İmparatorun arzusu yeterlidir."
Gözlerini gözlerime kilitledi.
"Ambrose'un seni reddetmesi kaderin değilse..." dedi sessizce, "belki de benim kraliçem olmak içindi."
''O beni reddetmiyor. B-Biz buna sadakat diyoruz.'' kaşlarımı çattım, daha çok şey diyebilirdim ama hepsi boğazıma dizildi. Onun kraliçesi olmak mı?..
''Tahta sahip olabilecek her varis, tahtı reddettiği an sahip olduğu her şeyi de reddeder.''
Kanım çekilmiş gibiydi. Sesim çıkmadı. Tüm dünya sessizleşmişti. Sadece kendi nefesimi duyuyordum, hızlı, kesik kesik.
Neven bir adım geri çekildi, sanki söylediklerinden utanacakmış gibi—ama gözlerinde pişmanlık yoktu.
"Sadece seçenekleri hatırlatıyorum." dedi ve yürüyüp gitti.
Bense sarayın gerçekten ne kadar tehlikeli bir yer olduğunu anladım.
Ayakta durduğum soğuk taş zemine çakılı kalmıştım. Bacaklarımın titrediğini hissettim. Düşmekten daha beter bir histi. İçimdeki sessizlik, çevremdeki çığlığa dönüştü. Bir adım bile atamadım önce.
Sonra...
At ahırını düşündüm.
Sınırın ardındaki ormanı.
Özgürlüğü.
Kaçışı.
Eğer burası bir kafesse, ben o kafeste ölmek istemiyordum. Ne senin gönlünde ne başkasının avcunda. Ne kimsenin karılarından biri olurum ne de sonraki imparatorun servis oyuncağı.

Comments (0)
See all