Büyük yatağa oturdum, yumuşacıktı. Kadife örtülerin arasında kaybolan geceliğim, bacaklarımın çevresinde neredeyse dans edercesine kıvrıldı. İnce, satenimsi kumaşı tenime yumuşakça dokunuyordu; omuzlarımdan süzülen sabahlık, tenimin sıcaklığına kıyasla fazlasıyla serindi. Kokum... Lavanta, gül ve amberin yumuşak birleşiminden oluşan özel karışım, odaya yayılmıştı. Hizmetçim onu son kez saç uçlarıma sürmüştü. Şimdi saçlarım sırtıma dökülüyor, yumuşak ve parlak bukleler halinde.
Oda ise... Adeta bir başka alemdi. Beni boğmamasına sevinmiştim. Henüz alışmadığım için içimdeki tedirginliği kötüye yorumlamıyordum, onun yerine odayı inceliyordum. Duvarlar, yakut renginde ipek kumaşla kaplanmıştı. Tavandan sarkan kristal avize, yüzlerce mumla aydınlanan odaya altın rengi bir parıltı yayıyordu. Birkaç mum çoktan sönüktü, gece için dahası da sönecek gibiydi. Tavan fresklerinde gökyüzü ve tanrıçalar resmedilmişti; gecenin içinden bana bakan yüzler gibiydiler, yardım da ederler miydi? Zemini kaplayan halı; kadife yumuşaklığında, bastığımda neredeyse ayaklarımı hissetmiyordum.
Yatak odayı tek başına dolduruyordu neredeyse. Gövdesi koyu cevizden yapılmış, başlığı sedef kakmalıydı. Cibinlik, altın rengi zarif bir tülle dört bir yanından sarkıyordu. Üzerine beyaz ipek çarşaflar serilmişti; işlemeli yastıklar ve gümüş renkli örtülerle tamamlanmıştı. Yatağın kenarına bırakılmış sabahlık ve kristal bir tabakta lavanta şekeri... Onlar da gecenin sessizliğine karışmıştı.
Odanın bir köşesinde bir şömine vardı; içindeki ateş hâlâ yanıyordu, odada tatlı bir sıcaklık vardı. Şöminenin önünde iki koltuk, arasında alçak bir masa ve üzerinde gümüş tepsiyle bırakılmış bir tepsi sıcak alkol... Soğumaya yüz tutmuştu ama benim elim değmemişti. Kitaplık da pencerenin yanında yükseliyordu, yaldız ciltleri dönemine rağmen bunca kitabı bir yatak odasında barındırmak için fazla pahalı olduklarının kanıtıydı, ağır kokulu sayfalar da oradaydı. Balkon ise, başka bir dünya gibiydi, dışarıyı adımımı atmaya gerek kalmıyor burdan da görüyordum. Ferforje korkulukların ardında bir sedir ve çevresinde çiçekli saksılar... Yasemin çiçeğinin kokusu içeri sızıyordu rüzgarla.
Kapı yavaşça açıldı. Sessiz bir ayak sesi... Ambrose. Aynı ağırlıkla yürüyordu, ama bu defa ayak sesleri savaşa değil, bana geliyordu.
Başımı çevirdiğimde göz göze geldik. Avcı yeşili gözleri üzerimdeydi. Bu defa savaşçı gibi değil... Gözleri, bir sorunun yanıtını arar gibiydi. Geceliğimin içinde nasıl göründüğümü fark etmiş miydi? Umurumda değildi. Bu odada, bu an sadece ben vardım.
"Dinlenmeni istedim," dedi. Sesi, gece kadar koyuydu. Ama duygusuz.
Oturanın ben olmaması gerekiyordu zaten buna gücense bile kendince haklıydı. Peki ne diye seslenmeliydim ona? Veliaht? Majesteleri? Bay Verena? Ambrose... Hayır, benim gibi bir usül cahili üsluptan da sınftan kalacak bir lükse sahip değildi. Sussam daha iyiydi fakat ben yinede kendimi tanıttım. ''Ben Alisya Deyanira Verena. Bana Alisya olarak seslenebilirsiniz, Majesteleri.''
Hafiften yukarı kıvrılan dudaklarının nedeni onun soy adını bu kadar kolay benimsemem mi?
''Deyanira,''
''Alisya.'' diye düzeltiyorum biraz patavatsız bir tonda.
''Öyle mi? Az önce kendini tanıtırken de belirttiğin üzere senin adın Deyanira Alisya Verena.'' çenemin altına kayan parmağı az da olsa çenemi yukarı kaldırdı.
Gözlerinin derinliklerine bakmaya devam ettim, ''Evet, Majesteleri öyle tanıttım kendimi fakat o isim ne size ne bana bir hayır getirir.''
''Hiç mi hoşlanmazsın?''
''İsmin anlamını öğrenmeden önce severdim.''
Üzerime eğilince bende geriye eğilmiş bulundum. Parmağı çenemden alt dudağıma kaydı, ''Ben Ambrose Verena. Bana istediğiniz gibi seslenebilirsiniz, Prenses.'' ne bir alay ne bir arzu, hiçbir şey ima etmiyor tonu.
''Sadece isminizle de mi?'' sordum emin olabilmek için.
Pek bir şey fark etmedi. ''Özellikle sadece ismimle.'' Ve bu sıra dışıydı. Bir kadının hele General ve İmparatorluğun yakın zamandaki sahibine kendi babası bile öyle seslenemezdi.
Dudaklarımı araladı. Ben ise kafesteki bir kuş gibi kaçacak yer aradım. Gözlerim önce onun gözlerindeydi, dal ararken dudaklarına kondu, daha sonra kapandılar hatta açılıp bileklerine düştü. ''Ben nasıl yapacağımı bilmiyorum.'' zar zor konuşabildim. Bu kocaman odanın içinde fısıldaşmak bile beni yeterince küçük hissettiriyordu hele bunları konuşmak sanki düğünümüzün şerefine verilen ziyafet hala aşağıda devam etmiyormuş gibi.
''O halde ben servis verebilirim,''
Ne saçmalıyor bu? Kabul edilemez öyle bir şey! Yarın beni öldürecek falan olması gerekir oysa güya ben Kocasına Ölüm Getirenim.
''Bunu yapamazsınız.''
''Senin aksine nasıl yapılacağını biliyorum, Deyanira.''
Gözlerine dikildim kaçmamak üzere. Ellerim çarşafların üstünde beni geriye emekletti. O da kaçmadı, üzerime geldi.
''Görevimden kaçıyor gibi duyulabilir söylediklerim ama gerçekten bilmiyorum, Majesteleri. Lütfen dalga geçmeyi bırakın.''
Hafif alaycı bir şekilde güldü, ''Dalga geçmek mi?'' dili iğneliyordu işte şimdi. ''Birinin eşine servis vermesi bu kadar mı inanılmaz?''
''Siz yalnızca biri değilsiniz ve ben sizin servis vermeniz gereken eşiniz değilim. Bu benim görevim.''
''Bu sizin özgürlüğünüz, Prenses. Ve şimdi dur derseniz de dururum. Beklediğiniz şeyin müptelası değilim. Hatta öyle ki bunu da kendinize görev bilip bana dur bile diyemeyeceksiniz. Daha yüzüme zar zor bakıyorsunuz.''
Suçlusu benmişim gibi konuşmuyor mu bir de?
''Belki nişanlanmadan önce bir çay içmeliydik. Sizi zehirlemezdim.''
''Bende şimdi sizi yemeyeceğim, konuşabiliriz. Ve zehriniz inanın zerre umurumda değil,''
Sözünü kestim. ''Umurunuzda olsa evlenmezdiniz benimle.''
Konuşmanın hararetinde ne kadar yakın olduğumuzu fark edemez olmuştuk. Yere değen ayaklarım artık yatağa uzanmış bacaklarımdı, kalçamın biraz arkasına yerleştirdiğim ellerim çarşafı sıkıca tutuyor sırtımı yatağa teslim etmiyordu. Geceliğimin üzerindeki sabahlık omuzlarımdan düşmüştü bile. Ambrose ise yemeyeceğini söylemiş lakin üzerime çıkmıştı. Siyah saçları biraz daha yaklaşırsa yüzüme düşerdi.
''Sizinle neden evlendiğim dışında bir şeye merakınız yok sanıyorum... Hm... Sinirlendiğinizde daha cesur oluyorsunuz.''
''Daha da cesur olabilirim... Size 'durun' demekle başlayarak...''
Yalnızca biraz daha yaklaştı fakat sonrasında kendini yatağın diğer tarafına kaydırdı. Ben daha uzanmadan uzanmıştı. Derin bir nefes verdim. Bunun belli bir sonucu olacaktı belki ama kimsenin haberi olmazdı eğer o ispiyonlamazsa. Bu küçük zaferimle yetinsem şimdilik yeterli olurdu. Sonuçta sözümü geçirmiştim. Tabii ben bu minik zaferimi kendim kazandığımı sanıyorken bana kendi elleriyle zaferi veren Ambrose'un ta kendisiydi. İstese alırdı...

Comments (0)
See all