Ancak sabahı görmek, geceye ulaşmaktan daha zordu. Kendi vatanımın topraklarında ama imparatorluğun kalesinde uyumak... Tüm gece gözlerime bir damla uyku girmedi. Haliyle zaten bozuk olan sinirlerim daha da gerilmişti. Fakat dürüst olmak gerekirse—bu gece, düşündüğümden bile daha iyi geçmişti.
Yataktan kalkmak için kıpırdandım. Başucumdaki sürahi boştu. Sadece Ambrose'un tarafı doldurulmuştu. Koca yatağı baştan başa geçmemek için, derin uykuda olduğunu varsaydığım Ambrose'un bacaklarının üzerinden sessizce geçtim. Parmak uçlarım sonunda soğuk zemine değdiğinde içimde bir şey gevşedi. Sürahiden bir bardak su doldurup içtim.
Suyu yudumlarken karşımdaki manzarada kaldı gözlerim, biraz şey hissettiriyordu... Bu adam... General, tüm orduyu emir komuta zincirinde tutan adam ve geleceğin İmparatoru... Duyduğuma göre babası yani İmparator Leontius Verena, Ambrose'un evliliğini gördükten sonra en büyük çocuk ,kanaatimce de en layık olanı, Ambrose'u tahta geçirecekti. Fakat bu benimle mümkün olmazdı. Evlilik dedikleri varis sahip olma imkanıydı. Ben ise şansa kainatta çocuk doğuramayan tek kadın. Biraz daha eğildim suratına; söylentilere göre yüzüne tek bir bıçak değmemiş, uzanan tüm eller uzuvlar birbirinden ayrıldığındandır herhalde. Peki... Ya onu öldürecek olsaydım? Şuracıkta, bu kadar yakınındayken. Nefes alışını dinlerken. Elleri kımıldamadan.
Ne kadar kolay olurdu?
Gözlerini açınca, kulağımın arkasından düşen bir tutam saç yüzüne değdi. Sağ gözünü kıstı, başka hiçbir şey yapmadı.
"Üzgünüm," dedim, sesi hemen toparlamaya çalışarak. Saçlarımı geri kulağımın arkasına attım, yataktan bir adım uzaklaştım.
"Tüm gece nefes almaya korkar gibi uzandın ama sabahları çok hareketlisin," dedi uykulu bir sesle.
"Sabahla alakası yok. Sürahi içindi." Elleri göğsümde birleştirdim.
Derin bir nefes verdi, ardından yavaşça doğruldu.
"Bu geceden sonra daha rahat uyursun."
Başka biriyle mi yatağını paylaşacak? Olamaz— dün yaptıklarım yüzünden kararını çoktan değiştirdi mi? Beni boşar veya hemen başka biriyle evlenirse babam ve abimin adı lekelenir! Hayır, hayır, o niyetle demiyor... Demiyordur.
Yataktan kalktığı gibi tüm kasları gerildi, tek gergin olanın ben olmadığının bir göstergesiydi. Peki sormalı mıydım neden öyle dedi diye? Ya da ses çıkarmadan başka kadınlara mı gidecekti? Gidiyor muydu ki normalde? Kol mesafesinden yakın yanına kadın yaklaştırmamakla meşhurdu.
"Kahvaltı..." dedi, omuzlarını esneterek. "Kahvaltıya diğerlerinden sonra katılabiliriz. Güzelce duş al ama... tek başına." Son kısmı özellikle vurgulamıştı. "Hizmetliler görürse lekesiz bedenini, kimse inanmaz geçen geceye. Dedikodu olmamalı."
Arkasında kaldığım halde başımı salladım. Sormam gereken her şeyi içime gömüp sessizce banyoya yöneldim.
Banyo odasına girdiğimde kapının arkamdan ağırca kapanışını izledim. İçeride sabun, sıcak taş ve nemli buharın karışık kokusu vardı. Küvet, geniş ve mermer kaplamalıydı—kenarlarında bakır yaldızlı ince işlemeler vardı. Altında, külhanda yakılan ateşten gelen sıcak su buharı hafifçe yükseliyordu. Hizmetliler küveti önceden hazırlamışlardı ama artık odada hiçbiri yoktu. Ambrose'un 'tek başına' uyarısı, boşluğu daha da yankılı kılmıştı.
Üzerimdeki geceliği çıkardım. İnce kumaş yere düşerken tenim, odanın sıcaklığına rağmen ürperdi. Küvetin kenarına yaklaştım. Su, buhar çıkaracak kadar sıcak ama teni yakmayacak kadar nazikti.
Ayağımı yavaşça içine daldırdım. Sonra tüm bedenimi suya bıraktım. Sıcaklık, sinirlerimi gevşetti ama kalbimdeki düğüm çözülmedi. Suyun içinde ellerimi karnımda birleştirdim, başımı geriye yasladım ve tavanın alçak kemerine baktım. Evlilik, imparatorluk, görev, lanet, kan... Ve şimdi, ilk defa bu kadar çıplak kaldığımda, kimsenin dokunmadığı bir bedenin içinde, yalnızca kendi düşüncelerim vardı.
İçimden gelen ani bir iç güdüyle kendimi tamamen suyun içine batırdım. Başım da dahil girdiğim suda nedense birinin başımı içeride tuttuğunu hissettim. Bu bendim— kendi bedemi dibe indirmiştim ama bu kadar derin değildi bu küvet, işte, biraz daha ve başımı kaldırabilirim fakat öyle sanıyordum, kaldırmaya bile yaklaşamamıştım. Sanki boynuma felç inmişti. Nerdeyse su yutmaya başlayana dek kendimi boğuyormuşum gibi hissettim. Yükseldiğim küvetten sanki kan göletinden çıkmış gibi yüzümü ovaladım, bakındım boş odaya. Kafayı yemeden dönsem daha iyi olurdu, nefret de etsem çift çift gözlerden belki de hizmetlilerin yardımı bu geceden sonra daha iyi olurdu.
***
Ana parçaları üzerime geçirdikten sonra hizmetlileri çağırdım. Dolabım baştan düzenlenmişti. Hangi elbise kahvaltıya, hangisi gün ortasına uygundu—bilmiyordum.
Üçü, kırklı yaşlarının sonundaki kadınlardı. Eteklerimi düzelttiler, birkaç ekleme yaptılar. Genç olanı korseyle yaklaştı. Daha dokunmadan azar işitti.
"Tch tch, bebek içeride ölsün mü? Çocuk mu tutar öyle korseyle. Hanımın sabahları korseliği olmayacak. İpleri iyi bağlayın, yeter."
"Tabii... üzgünüm," dedi kız. Başını öne eğip diğerlerine bıraktı işi.
Saçımı yapan kadın, tokasını bukleme karıştırırken alçak sesle mırıldandı:
"...sanki olacak da."
O sırada Ambrose balkondaydı. Göz göze geldiğimizde içeri geçti. Yanımıza yaklaştı; adımlarındaki kararlılık, odadaki havayı bile şekillendirdi.
"Prensesim yeterince güzel," dedi, sesi her zamanki o donuk soğuklukta. "Onu artık ellerinizden alabilir miyim?"
Elini uzattı. Bu benim için bir kaçıştı—hemen tuttum. Saçımla uğraşan hizmetliyle göz göze geldim.
"İşlerini yapıyorlar ama..." dedim çekinerek. Yine de Ambrose'a daha çok yaklaştım.
"Bozacağız zaten," dedi kısaca. "Acıktın mı? Hadi aşağı inelim."
Dedikoduları ardımda bırakmak için koluna sıkıca tutundum. Sorgulamadım. Zaten başka şansım da yoktu. Bu oyun, sadece ona ait değildi artık—ikimiz de oynuyorduk.
Özel miydi bilmiyorum fakat adını bilmediğim hanedan üyeleri bile buradaydı. Kral Leontius'a selam verdik, ben biraz daha fazla eğdim başımı. Ambrose, bunun yeterli olduğunu düşünüp elini sırtıma yerleştirdi ve beni koltuğunun yanına yerleştirmek için sandalyemi çekti. Şaşırmıştım, dünkü 'servisten' memnun kalsa bile genelde kadınlar hamile kalana dek; kahvaltıda ayakta, kocasının sandalyesinin arkasında beklerdi. Ve sadece ben değil, diğer soylu prensesler de bu sahneye şaşkın bakışlar fırlatıyordu. Göğsümde bir şeyler batmaya başladı. Boğazımda da bir yumru vardı sanki. Ama kalkamazdım. O izin vermediği sürece...
"Harika," diye güldü biri. Sesi iğneli bir şenlik gibiydi. "Sevgili ağabeyim mi daha şanslı böyle bir yetenekliye sahip olduğundan, yoksa kocası bu kadar kolay doyurulabildiği için karısı mı?"

Comments (0)
See all