Please note that Tapas no longer supports Internet Explorer.
We recommend upgrading to the latest Microsoft Edge, Google Chrome, or Firefox.
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
Publish
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
__anonymous__
__anonymous__
0
  • Publish
  • Ink shop
  • Redeem code
  • Settings
  • Log out

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

Bölüm 7

Bölüm 7

Jun 21, 2026

Karnımın üzerinde uzanmış uyuyordum. Gözlerimi açtığımda, hafif bulanık bir perde gözlerimin önünden yavaşça kayboldu. Birkaç kez kırpıştırmam gerekti. Açık saçlarım her yere dağılmıştı, düzensiz ve darmadağınık. Üzerimdeki gecelik battaniyenin içinde katlanmış, neredeyse uyluklarıma kadar çıkmıştı. Ne kadar derin uyumuşum böyle... En son Ambrose beni kollarında taşıyordu. Ah, kesin yük olmuşumdur... Sonrasını hatırlamaya çalıştım; sersemlikten mi yoksa gerçekten uyuya mı kalmıştım, emin olamadım. Dizlerimi göğsüme çektim.

Kulaklarım, nasıl oluyorsa hâlâ yumuşak gelen o adımları duydu. Banyodan geliyorlardı. Az sonra kapı aralandı ve içeriden Ambrose çıktı. Siyah saçları ıslak, geriye doğru atılmıştı. Göz göze gelince onun da uyanmamı beklemediğini anladım. İlk geceki gibi bornoz ya da gecelikle değil, sadece beline sarılmış bir havluyla karşımdaki adamdı artık.

Bakmamak için kendimi zorlarken gözlerim istemsizce bedenine kaydı. Derisindeki yara izleri bana saray şifacısını sorgulattı. En büyük silahın nasıl zarar görmesine izin verilmişti? Nasıl iyileştirmemişti, onca savaş, onca dökülen kan ve riskli stratejiler— imkanı yoktu iz kalmasına. ama yaralar onun savaş izlerinin bir göstergesiydi. Güçlüydü. Benimkisi ise masum bir meraktı sadece... ama bakışlarımın fazla uzun sürdüğünü fark edince hemen başımı eğdim. Yanaklarım sıcacık olmuştu.

"Güzelce uyudun mu bakalım?" diye sordu.

"Evet..." dedim usulca. Uzun zamandır böyle uyumamıştım. Bitkinliktendi herhalde...

"Babam Leontius'un bahsettiği balo bugün. Sohbetimize başlamadan önce kahvaltı getirteyim," dedi ve dışarıya seslenmek üzere döndü.

Yataktan hızlıca emekleyerek kenara geldim.

"Gerek yok," dedim. Sesi üzerine durdu, bana döndü.

"Korsenin içine gireceğim sonuçta," diye devam ettim. "Kadınlar böyle günlerde yemek yemez. Bu balo benim için önemli... '' gözlerinin içine baktım. "Bırak yemeyeyim—"

Sözüm yarıda kaldı çünkü gözleriyle bakışı sertleşti. Kapıya dönük bedenini bana çevirmişti artık. Havlunun altındaki omuzları gerginleşti, gözleri ise sessiz ama ezici bir kararlılıkla üzerimdeydi.

"Yememen için tek bir neden söyleyebilir misin ki bana iyi gelsin?"

Ses tonu halen sakindi. Ama o sakinliğin içinde öyle bir buyruk vardı ki, kırmak istemezsin. Hatta kıramazsın. Bir anda çocuk gibi hissettim kendimi. Azar işitmiş ama haklı olduğunu bildiğim bir çocuk gibi. Ben asla bu kurallara inanmadım ama benim kendi değerim yoktu ve Ambrose'un yanında güzel olmak istemekte haklıydım. Kim bilir ikinci eşi ne kadar güzel olacaktı? Ve ben belki de o zaman geldiğinde kaçacaktım buralardan... Çünkü aşık olmasam bile kaldıramazdım öyle bir şeyi.

"Balo için iyi görünmek istiyorum sadece," dedim fısıltıyla. "Şişkin hissetmek istemiyorum."

Adımlarını attı. Yaklaşırken döndüm, yatakta diz çökerek onunla aynı hizada durmaya çalıştım. Ama o zaten benden çok daha yüksekteydi. Hem boyuyla... hem duruşuyla.

"Zaten güzelsin."

O kelimeleri bir övgü olarak değil, hakikat gibi söyledi. Sonra eğildi. Ben refleksle biraz geriye çekildim ama gelmedi. O sadece göz hizama ulaştı, bir adım mesafeyle durdu.

"Bugün önemliyse daha da iyi beslenmiş olmalısın. Güçsüz düşersen... Sanırım yine taşımam gerekecek seni?"

Bir tebessüm süzüldü dudaklarıma ama bir şey demedim. Gözlerimi kaçırmak isterken yakaladı beni bakışlarıyla. Yumuşak ama kesin.

''Elini kalbine koy, Deyanira.''

Ne dediğini tam anlamamıştım. Fakat tereddütle sol elimi göğsüme götürdüm. Bedenim hala uykuluydu.

"Oradaki şeyi kendin için taşıyorsun. Görünüşün için değil. Bugün o kalbin biraz daha güçlü atsın istiyorum. Çünkü seninle övünmek için değil... seni ayakta görmek istiyorum."

Birkaç saniye sustu, sonra ekledi:

"Dilersen korseyi biraz daha gevşek bağlatırım. Hem zarif görünürsün hem de nefes alırsın. Anlaştık mı?"

İstemsizce başımı salladım. Kelimeler boğazıma takılmıştı çünkü. Kazanamayacağımı bildiğim bir tartışmaya girmiştim.

Ben hâlâ o ince, kadife sesi düşündüğüm sırada, o arkasını döndü, kapıya yaklaştı. Son bir kez daha baktı bana, "Üstüne bir şeyler al. Üşütürsün."

Sonra odaya kahvaltı emrini vermek için çıktı. Ardında bıraktığı hava, sıcak suya batırılmış pamuk gibi... İçimi ısıttı.

***

Hazırlık saatler sürdü. Hizmetkârlar saçlarımla uğraşırken ben hâlâ geceliğimin içinde, öylece oturuyordum. Aynanın karşısında duruyordum ama kendime bakamıyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı, sebebini tam olarak adlandıramıyordum. Belki bu gecenin yüküydü, belki de insanların gözleri... ya da onun gözleri.

Saçlarıma dokunan parmaklar çekildiğinde aynaya son kez baktım. Kalçalarıma kadar inen saçlarım bukleler hâlinde sırtıma dökülüyordu. Başımın üzerinde örülmüş taç, aralara serpiştirilen altın tüylü taçlarla doğanın içinden koparılmış gibiydi. Kaküllerim alnımı nazikçe örtüyordu. Herkes çok güzel olduğunu söylüyordu ama içimde bir şey, hâlâ yetersiz hissettiriyordu.

Elbisem omzumdan aşağı dökülüyordu, tüylerle süslenmiş omuz detayı bedenimi olduğundan daha narin göstermişti. İnce kumaş, her adımda hafifçe savruluyordu. Sanki üstümde değil de üzerime fısıldanmış bir şiirdi bu elbise. Ama yine de... kendimi tuhaf hissediyordum. Sanki o elbise başka bir kadına aitti. Güzel, güçlü, dikkat çekici bir kadına.

Ama ben hâlâ aynaya daha fazla bakmak istemiyordum. Belki de bakarsam... kendimi yetersiz bulacağımdan korkuyordum. Güzellik? Belki başkaları için vardı. Benim için değil. Yeterli değil. Asla yetmeyecek ne bana ne onlara.

"Majestelerimiz... bu elbise ten renginizle şahane bütünleşti," dedi biri.

"Gerçekten bir kraliçeye yakışır." eklediler.

Ben ise sadece hafifçe gülümsedim, teşekkür etmek bile gelmedi içimden. Kendime inanmayan tek kişi bendim, sanki.

Saat geldiğinde, ellerim titreyerek elbisenin eteklerini tuttum. Merdivenlerin başında dururken derin bir nefes aldım. Kalbim göğsüme sığmıyordu.

Ambrose alt katta, birkaç adım ötede ayakta duruyordu. Konukların arasında göze çarpan tek kişiydi zaten. Siyahlar içindeydi, yakasındaki kraliyet broşu altın gibi parlıyordu. Başını eğmiş bir şey dinliyor gibiydi ama sonra bir hareket hissetmiş olacak ki, bakışlarını yukarı kaldırdı.

Beni gördü.

Ve... dondu.

Gözleri, yüzümden aşağıya indi. Sonra tekrar yukarı çıktı. Bir şey demedi. Sadece baktı. Sanki daha önce beni hiç görmemiş gibi. Sanki tanıyamamış gibi.

Ama o bakış... içimi titretti.

Yavaşça inmeye başladım merdivenlerden. Ayakkabılarım elbisemin altında görünmüyordu ama adımlarımın sesi yankılanıyordu. Bütün salon sustu, ama ben sadece onu duyuyordum. Sadece onun nefesini. Adımlarım ona yaklaştıkça kalbim daha hızlı atmaya başladı. Bakışları bir an bile üstümden kaymadı. En sonunda birkaç adım önümde durduğumda, Ambrose'un dudakları aralandı ama kelime gelmedi.

Sadece fısıltıya yakın bir ses çıktı dudaklarından:

"Tanrım..."

Kaşları hafif çatılmıştı, şaşkınlıktan mı yoksa gördüğü şeye inanamadığından mı bilmiyorum. Sanki kendini toparlamaya çalıştı ama sesi boğazına düğümlenmiş gibiydi. Emirler yağdıran Generalin kelimeleri bulmakta zorlanması...

"Deyanira..." adımı söylerken sesi neredeyse kısıktı. Hayatım boyunca bu lanetli ismi hiç böyle kutsal duymamıştım. Kabul olursa kurtaracak bir lütuf, bir dua gibi dudaklarından döküldü.

Ben bakışlarımı kaçırırken o, parmaklarını usulca saçımın kıvrımına uzattı ama dokunmadı. Sadece varlığını hissettirdi.

Ve o an... belki de ilk defa kendimi güzel hissettim. Sadece aynadan değil, onun gözlerinden yansıyan hâlimle. Bir adım daha yaklaştım, beni dansa kaldırmak için elini uzattı. Diğer kimseye bakmak istemedim, elini tuttum ve beni götürmesine izin verdim.

"Gece ve Gündüz gibiyiz," dedim, sessizliğimizi bozarken. O, siyahlar içinde; ben, beyazın içinde bir düş gibiydim.

"Lakin Gece ve Gündüz asla kavuşamaz," diye fısıldadı, gözlerini gözlerimden ayırmadan.

"Yine de birbirinin peşinden gider..."

"Ben..." dedi, dansın kıvrımı içinde beni çevirirken, sesi koyu bir itiraf gibi göğsümde yankılandı, "...senin peşinden giderim, Deyanira. Fakat senin benim için bunu yapacağını sanmıyorum."

Dudaklarımı ıslattım. Rujumun vişne tadı, dilimin ucunda kaldı. "Sana... içtenlikle saygı duyuyorum." dedim sonunda, bunun ne kadar yetersiz bir cevap olduğunu ikimiz de biliyorduk. Yüz ifadesi biraz daha ciddileşti.

Dans devam ederken, müziğin temposu biraz hızlandı. Ayaklarımız uyum içinde hareket etse de kalbimde garip bir sıkışma vardı. Ambrose, elini belime biraz daha sabit yerleştirdiğinde, bakışlarını gözlerime kilitledi.

"Kimseye güvenmiyorsun," dedi bir anda, sesi yumuşak ama suçlayıcı değildi.

Gözlerimi kaçırmadım. "Hak edecek biriyle karşılaşmadım." işte müziğin etkisi buydu, benim de tonum olması gerekenden daha güçlü çıkıverdi.

"Ben de mi dahilim buna?" dedi, başını biraz yana eğerek. Tonunda meydan okuyan bir şey vardı. Soğuk, ama içinde bastırılmış bir sitem taşıyordu.

İçimden bir titreme geçti ama dik durdum. "Sen beni bir kefarete çevirdin. Evlenmek zorunda kaldın, hatırla. Bu güven değil."

Ambrose'un çenesindeki kas hafifçe gerildi. "Ben seni koruyorum."

"Korunmaya ihtiyacım olduğunu kim söyledi?" diye karşılık verdim, sesimdeki kırılganlığı bastırmaya çalışarak. "Demek ki benimle de bu yüzden evlendin, Leydi Deyanira on sekizine geldiğinde hayatını kaybedecek dediler.'' Histerik bir gülüş çıktı dudaklarımdan ama dışarıya çok daha kibar gözüktüğüne emindim. ''Baktın henüz ölmedim, kocasına ölüm getirecek dediler sende benimle evlendin, sonuçta kim alırdı beni nikahına ona ölüm getireceksem? Senin merhametine muhtaç değilim."

Bir an için hiçbir şey demedi. Gözleri parladı ama öfkeyle değil, başka bir şeyle—belki de kendine kızgınlıkla. ''Kocasına Ölüm Getiren... Madem bu kadar inanıyorsun isimlerin kişilerin kaderi olduğuna, benim kim olduğumu nasıl unutuyorsun?''

''Ambrose...'' mırıldandım...

''Ölümsüz.'' dedi ve "Bu dünya sana merhamet göstermez, Deyanira," ekledi, kelimeleri soğuk ama özle doluydu. "Sana ben bile sert davranmak zorundayım, çünkü başkaları seni parçalamaya çalışacak. Ben ise... sadece seni bütün tutmak istiyorum."

Bir şey boğazımda düğümlendi. Dans adımlarımız bizi biraz daha kalabalıktan uzaklaştırmıştı. Sadece ikimizin nefesleri birbirine karışıyordu.

"Senin bütün dediğin şey... benim zincirlerim olabilir," dedim o ise sanki bu zincirlerle bizi birbirimize çoktan sarmış gibi beni kendisine bastırdı. Eteğim kat kat dönüyordu danstaki her adımımızla.

Gözleri bu sefer kaşlarımın arasındaki noktaya sabitlendi. "Zincirler kırılır. Ama paramparça olmuş birini toparlamak daha zordur."

O an, bir adım geri çekilmek istedim. Ama elini bırakmadım. O da bırakmadı. Birbirimizi incitmeden tutuyorduk. Ama inatla. Ben iki geri, o ise bir ileri adım...

"Sen her şeyi bilmek zorunda değilsin, Ambrose," dedim sessizce. "Ben de öğreniyorum hâlâ... kim olduğumu, neye değer olduğumu. Ama burada bitmiyor da... Neye sebep olacağımı, gerçekten ne kadar lanetli olduğumu, ne kadarının seni veya diğerlerini yakacağını, elimden ne gelir bilmiyorum." iç çektim, "İsmim bile lanetli... Herkes bunu söylüyor."

O başını eğdi, yüzüme daha yaklaştı ama dudakları dudaklarıma değil, kulağıma yakındı. Fısıltısı tenime dokundu:

"Sadece korkaklar kehanetlere sığınır," dedi, dansın ritmine rağmen sırtımı öyle iyi destekliyordu ki bu yakınlık ve hızda sendelemeden kulağıma fısıldayabiliyordu. "Ben kendi gözlerime inanırım. Ve şu an gördüğüm şey... bir felaket değil. Bir mucize."

Celestialxi
Nini

Creator

Comments (0)

See all
Add a comment

Recommendation for you

  • Silence | book 2

    Recommendation

    Silence | book 2

    LGBTQ+ 32.8k likes

  • Touch

    Recommendation

    Touch

    BL 15.7k likes

  • Silence | book 1

    Recommendation

    Silence | book 1

    LGBTQ+ 28.2k likes

  • Blood Moon

    Recommendation

    Blood Moon

    BL 47.9k likes

  • Secunda

    Recommendation

    Secunda

    Romance Fantasy 43.7k likes

  • Primalcraft: Scourge of the Wolf

    Recommendation

    Primalcraft: Scourge of the Wolf

    BL 7.3k likes

  • feeling lucky

    Feeling lucky

    Random series you may like

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe
The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

432 views2 subscribers

Kan üzerine kurulmuş bir imparatorlukta, kehanetler savaştan bile daha tehlikelidir. Çünkü bazen dudaklardan dökülen acımasız birkaç söz, bir insanın bütün hayatını mahvedebilir. Ve belki bir gün, onun yalnızca tek bir fısıltısı bile peşinizi bırakmayan bir kâbusa dönüşebilir.

Deyanira Alisya Selene, daha doğduğu anda lanetlenmişti.

Bu dünyada kadınların birden fazla çocuk dünyaya getirmesi imkânsız kabul edilirdi. Çok eşlilik, kadınların yalnızca varis doğurmak ve kocalarına hizmet etmek için var olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Fakat Deyanira yalnız doğmamıştı.

Bir ikizi vardı.

Ne var ki insanlar için lanet olan oydu; erkek kardeşi ise ailenin altın çocuğuydu. Kim, uğursuz bir cadı olarak damgalanmış bir kadınla evlenmek isterdi ki?

En azından herkes böyle sanıyordu.

Toplumun korktuğu, kaderin yüz çevirdiği Deyanira'nın yolu; ölümsüz Tanrı'nın iradesiyle, kendisini imparatorluğun acımasız Veliaht Prensi ve Yüce Generali ile yapılan siyasi bir evliliğin içinde buldu. Soğukkanlı dehası, merhamet tanımayan otoritesi ve ardında sürüklediği karanlık gölgelerle krallıkların bile çekindiği bir adam…

Şimdi ise kaderin tahtına oturan yeni Prenses'in önünde tek bir soru vardı:

Kendisine biçilen laneti kabul edip sessizce solup gidecek miydi… Yoksa bir zamanlar kendisinden korkan dünyaya, asıl korkmaları gereken kişinin kim olduğunu mu gösterecekti?

***

Kendi yazdığım novelin İngilizce ve Türkçe çevirisini birlikte paylaşmaktayım.
Subscribe

19 episodes

Bölüm 7

Bölüm 7

20 views 2 likes 0 comments


Style
More
Like
List
Comment

Prev
Next

Full
Exit
2
0
Prev
Next