Odanın tül perdeleri aralanmıştı. Sabahın ilk ışıkları, duvarlarda dans ederken karanlıkla boyanmış odaya loş bir altın sarısı yayıyordu. Bir an için nerede olduğumu unuttum. Sonra loş duvarlar, süslemeler, ağır kumaşlar ve... sessizlik. Ayaklarımda dünün balosundan kalan bir ağrı ve düşünceler taşan zihnim.
Sessizliğe dahil olan yalnızca kuşların uzaktan gelen cıvıltısı ve Ambrose'un biricik eşi olacağım mevzusu.
Kalenin sabahları başka olurdu. Gürültüsüz ama ihtişamlı, uyansa da hâlâ fısıltıyla konuşan bir dev gibi. Üzerime hafif bir sabahlık alıp pencereye yöneldim. Avluda birkaç asker eğitim için toplanıyordu. Bahçede hizmetkarlar çiğ damlalarıyla ıslanan çiçekleri toplamış, etrafı temizliyorlardı.
Ve bir silüet... simsiyah saçları rüzgârda hafifçe dalgalanan, atının yelesine doğru eğilmiş bir adam.
Ambrose.
Siyah bir atın üzerindeydi. Görkemli ve tam olması gerektiği gibi. Hayvan ona itaat eder gibi değil, onunla bütün gibiydi. Bir yırtıcıyla göz göze gelmek gibiydi bu an—ama korkutmuyordu. İzlemeye devam ettim. Kapım çalındığında hala pencerenin önündeydim. İçeri giren hizmetkâr, sabah yemeğinin bahçede verileceğini söyledi. Hazırlanmam gerektiğini biliyordum, ama aklım hala aşağıdaki adamdaydı.
***
"Beni izliyordunuz." dedi, doğrudan ama suçlayıcı değil.
İnce kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "İzlememem mi gerekiyordu?"
"Hayır." dedi, dudaklarında belli belirsiz bir kıvrım. "Sadece fark ettim.''
Bir yudum daha aldım. "Güçlü görünüyordu... Sürüşünüz. Atla böyle bir bağ kurmak kolay olmasa gerek."
"Zaman alır. Korkularını tanımalı, kendi korkularından ayırt edebilmelisin. Bir hayvanla savaşamazsın, kazanamazsın da. Onu anlaman gerek." bunları onun için rutinmiş gibi söylüyordu ama bir insanın bir hayvanla olan etkileşimi bu kadar kolay olmazdı.
Eh... Şimdi düşününce ata yaptığını sanki bana da mı yapmaya çalışıyordu ne?..
"Sizce... öğretebilir misiniz?" dedim, bakışlarımı kaçırmadan. "At binmeyi. Daha önce hiç fırsatım olmadı ama öğrenmek istiyorum. Korkularımı tanımak fena fikir değilmiş gibi geldi."
Olur da kaçmam gerekirse.
Buradan, düşmandan... Belki... Senden?
Ambrose bir an durdu. Gözleri yüzümdeydi. Okunması zor ama rahatsız edici de değil. Yine kendi içinde bir şey tartıyordu sanki. Sesimden menfaat kolladığımı fark mı etti? Etse bile yardımcı olur hatta böyle bir şey düşündüğümü asla tahmin edemez.
"Bugün. Öğleye doğru batıdaki eğitim alanında olacağım." dedi sonunda. "Size uygun bir at ayarlatırım. Ama yalan söylemem—ilk gün düşebilirsiniz."
"Düşersem kalkmama yardım eder misiniz?" dedim hafifçe, sesime istemsiz bir meydan okuma karışmıştı.
Ambrose başını eğdi. Gülümsediğini ilk kez tam anlamıyla görüyordum. Dişleriyle değil, kısık yeşil gözleriyle. Sessiz ve soğuk bir adamdan çok, bir adam gibi gülümsedi o an.
"Düşmenize izin vermem."
Kahvaltı bitmişti ama sabah daha yeni başlıyordu. İçimde bilmediğim bir heyecanla kalktım masadan. Elbisem rüzgârda hafifçe dalgalanırken, onun hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum.
Bugün... at binmeyi öğrenecektim. ''O halde uygun bir kıyafet seçmeliyim.''
Benimle birlikte o da kalktı. ''Kesinlikle.''
***
Güneş öğlen tepesine doğru tırmanırken, rüzgar kalenin taş duvarları arasında gezinip duruyordu. Hizmetkârların yardımıyla hareket kabiliyeti sağlayan, koyu mor ve kahverengi tonlarında bir eğitim kıyafeti giymiştim. Zarafeti koruyacak şekilde dikilmişti. Saçlarım ensede gevşek bir topuzla toplanmıştı. Ve bu hoşuma gitmişti... O sıkı ve nefesimi kesen korselerden sonra böylesi gayet rahat ve sıradandı. Elbette başka bir korsem vardı üzerimde ama eğildiğimde karnımı sıkıp göğüslerimi dışarı atacak bir korse değildi, esnekti.
Avluya vardığımda, Ambrose atını çoktan hazırlamıştı. Kollarını çoktan sıvamış, eldivenleri damarlı bileklerine sıkıca bağlanmıştı. Yanındaki koyu renkli at, adımlarını sabırsızca yere vuruyordu. Ama esas dikkatimi çeken, biraz daha minyon ve zarif yapılı başka bir attı—lila beyaz karışımı, zarif duruşuyla diğerlerinden ayrılıyordu. Atlar birbirinin yanında dururken bile zıtlıklarıyla parıldıyordu.
"Sizin için bu atı seçtim," dedi, beni süzerken. "Adı Liora. Uysaldır ama onurludur. Korktuğunuzu hissederse, sizden uzaklaşır. Biraz hassas bir at, çok çabuk hırçınlaşabiliyor ama Tenebris'in yanında oldukça sakin."
"Tenebris mi?.."
"Liora, Tenebris'in eşi."
Ambrose'un sağ eli siyah atın dizginlerinden yanağına kayınca anladım ki Tenebris onun atıydı.
"Karanlık... Ve Benim Işığım," gülümseyerek yaklaştım.
"İsimleri birbirlerini bulmadan önce verildi."
"Bizi andırıyorlar." Belki içimden söylemem gerekiyordu ama dudaklarımdan kaçmıştı. Atları bize benzetmem benim bile komiğime gitmişti. Yaklaştım. Liora'nın büyük gözleri bana sabırla bakıyordu, sanki o da benim ne yapacağımı merak ediyordu. Kirpikleri o kadar güzeldi ki, gözlerindeki lila ışıltılarla birlikte aynı masallardaki atlara benziyordu...
"Elimi uzatabilir miyim?" diye sordum fısıltıyla. Sorum Liora'ya değil, Ambrose'a idi. O da bu söylediğime makul bir cevap verdi.
"Sormalı mıyım ona?" dedi Ambrose, gözlerini kısmıştı. Kolları bağdaş şeklindeydi. "Bunu hissettirin. Sözle değil, hareketle."
Bu sözü duyduğumda bir adım geri çekilmek istedim, çünkü ben yakınlaşmam pek... Hele sözümle bir bağ kurmadığım bir şeye..? Ama... İnadım ağır bastı. Elimi uzattım, avucumu açık tutarak Liora'ya yaklaştırdım. Hayvan önce başını hafifçe geri çekti, sonra nemli burnunu elime yaklaştırıp nazikçe kokladı.
Ambrose yaklaştı, o da atın diğer yanındaydı artık. "Gördünüz mü?" dedi yavaşça, neredeyse fısıltıyla. "Korku geçici, temas kalıcıdır... Şimdi binmeyi deneyelim. Elbette öncesinde benimle birlikte tek bir atı paylaşmak istemezsen."
"Tenebris ve Liora birbirlerinin olabilirler ama bundan sonra Liora ve ben de bir partneriz. Onu aldatmak istemem." çocuksu bir hevesle söyledim.
At beni üzerinden atsa, çiğneyip geçse veya ısrarla kaçsa da sanki tek bir etkileşimle tam kabulünü aldığıma inanmıştım. Kötü kızlık yapmayacaktı. Öyle ümit ettim.
"Pekâlâ."
Ambrose ata binmeme yardım etmek için karşıma dikildi. "Liora senin sağında kalıyor. Bu durumda önce sol ayağını senin tarafındaki üzengiye yerleştir ve eyere yerleş. Diğer ayağını da boştaki üzenginin üzerine yerleştirdiğinden emin ol. Ata binerken de dizginlere asılma, eyere tutunmaya çalış destek arıyorsan." Ellerini belime yerleştirdi. "Şimdilik ben sana yardım edeceğim." Onun için ağırlık etmiyormuşum gibi beni kaldırdı. Ayağımı dediği gibi üzenginin üzerine attım ve bacağımı açıp eyerin oturulacak kısmını uyluklarımın iki arasına aldım.
İlk kez sırtıma bir eyer değdi. İlk adımda zaten dengeyi kaybetmeye çok yakındım ama Ambrose benim sabit durduğumdan emin olana dek bedenimi destekledi. ''Uyluklarınızı sıkın.'' dediklerini harfi harfine takip ettim. At herhangi bir sallantıda bedenimi geri, kalçamı ise ileri atıyor gibiydi. Olabildiğince uyluğumu sıkmaya çalıştım, ikimizi de darlamadan.
Liora zarif bir attı ama elbette boyu vardı. Ambrose ise benim aksime yanlarında küçük kalmıyordu. Liora beni fırlatsa Ambrose kurtarırdı herhalde... İlk birkaç adım... sarsıcıydı. Vücudum ileri geri salınıyor, ellerim dengeyi sağlamak için eyerin ön kısmına yapışıyordu. Ambrose yavaşça yanımda yürüyordu, adımlarını ata göre ayarlamıştı.
Bir iki tur attıktan sonra varış noktasına dönmüştük, Tenebris de kısa bir mesafeden bizi takip ediyordu.
"Dengenizi kalçanızda kuracaksınız. Dizlerinizi sıkmayın, nefes alın. Şimdi sizi bırakıp ben de atıma bineceğim."
"Halledebilirim... Liora beni atmayacak." bir duaymış gibi kendimi inandırmaya çalıştım.
Ambrose'un alaycı gülüşünü duydum, atına tırmanmak iki saniyesini almıştı. "Sözlerinizi anlamaz fakat kalbinizden geçeni hisseder."
Küçük bir gülümseme belirdi dudaklarımda. "Pek iç açıcı değil bu bilgi."
"Gerçekler nadiren iç açıcı olur." dedi, sesi kuru ama gözleri hafifçe kısıldı, dudaklarının kenarında bunu söyleyebilecek olgunlukta olmanın tatmini saklıydı.
Diyaloglarımızın yerini nal sesleri aldı. Tatlı rüzgar esiyor ve çitlerin içinde dönüyorduk.
"Acaba ormanda mı devam etsek? Dışarıyı görmeye hiç vaktim olmadı."
Önce düşündü. "Deneyebiliriz, kısa süreliğine ve güvenli patikadan." Bizden biraz daha önden gittiler, önüne bakarken hâlâ beni görebilecek ama bir şey çıkarsa karşımıza ilk elden yüzleşecek kadar da yakındık. "İlerisi fazla tehlikeli o yüzden patikayı takip edeceğiz."
"Ne gibi tehlikeler var?.. Bu ormanların büyü ile arındırıldığını duymuştum."
"Öyle, insanlar için büyük ama orman için küçük bir kısmı arındırılmış, lakin doğa büyüyle birleştiğinde mutasyona uğramış hayvanlar da canavarlar gibi hareket eder. Daha önce birini görmediysen; doğal bir kurt senin büyüklüğündeyken, mutasyona uğramış bir kurt senden beş tanedir. Avlarını gördükten sonra hayatta bırakmazlar. Ya ölürsün ya öldürürsün." Yüzünü bana çevirdi. "Elbette ormana girmedikçe başına böyle bir bela almazsın. Benim yanımdayken de."
Patikayı ezberlemeye çalıştım lakin her ağaç birbirinin aynısıydı. Sanki geldiğimiz yere bir daha geliyor, çitlerin arkasındaki gibi belli turlar atıyorduk...
Şimdi ona sormanın sırası mıydı ikinci eş olayını?
"Ambrose," tutuşum gerildi ama çekiştirmedim. Sesim sakin gibi görünse de içinde bir çatlak vardı. "Varise sahip olmayacak bir adamın İmparator olamayacağını biliyorsundur."
Ormanın uğultusu, ağaçların hışırtısına karıştı. Rüzgar bir an için durdu sanki, sadece onun sesini duymamı sağlamak istercesine.
"Öyle mi?"
Bakışları üzerime saplandı ama yüzü hiçbir şey anlatmıyordu. Bu cevabı biraz da olsa damarıma basmıştı. Sessizliğindeki baskı, kelimelerinden daha ağırdı.
"Benimle dalga geçme."
"Geçmiyorum."
Gözlerimi kaçırmadım. "Biliyorsun ve buna rağmen tek eşinin ben olacağımı mı söyledin, General? Beni aptal mı sanıyorsun yoksa tahtan mı vazgeçtin?" Kasten atımı onunkini geçmesi için dizginleri ileri sürdüm. Liora sanki kalbimi hissedip hızlandı. İçimde bir endişe oluştu ama çabucak da kayboldu. Liora, Tenebris ve Ambrose buradayken oldukça söz dinler gibiydi ve bana yardımcı bile oluyordu.
Ambrose'un dudaklarında önce bir kıpırtı belirdi, sonra o tanıdık, hafif alaycı gülümsemesi. "O halde kim İmparator olacak? Neven mı? Ve siz, Prenses, neden bir varisimizin olmayacağını düşünüyorsunuz? Size ilk gece dokunmamış olmam daha sonra dokunmayacağım anlamına gelmez."
Sözleri içime buz gibi saplandı. Göz göze gelmedik ama yüreğim, bakışlarının yüzümdeki her kıpırtıyı okuduğunu biliyordu. Yanaklarımın heyecan ve sinirle karışık bir duyguyla yandığını hissettim, nefesim hızlandı. Dizginlere biraz daha sıkı tutundum.
"Neven ile yaşlarınız aynı ve önemli olan en büyüğün tahta geçmesi, varisi olmayan haricinde. O halde sıranızı o alır." Sesim hem bilgi verir gibi hem de bir meydan okuma taşır gibiydi. Bu konuda elbette benden bilgiliydi ama gerçekleri göremiyorsa bir de benim tekrarlamam gerekiyordu.

Comments (0)
See all