"Böyle düşünüyorsunuz demek..." dedi usulca.
Tenebris hafifçe homurdandı, Ambrose atının dizginlerini sıkmadan onu yönlendirdi. Atı benimkini geçtiğinde, içimdeki o çocukça inat yeniden baş gösterdi; Liora'yı kıpırdattım, onun temposunu yakaladım.
"Çocuk sahibi olmaktan acizim."
Bir anda ormanın serinliği içime işledi. Kalbim bir vuruşluğuna duraksadı. Yüzüme bakmıyordu ama sesi... İçten ve çatlak bir taş gibi düşmüştü yola.
"Daha on dokuz yaşındasınız, doğru mu biliyorum, Prenses Deyanira? Ve ben sizin ilk eşinizim."
"Ama yine de—"
"İnsanlar sizin rüşt yaşınıza kadar öleceğinizi söyledi, Prenses, siz hâlâ yaşıyorsunuz." Sesine öfke değil, yorgunluk yerleşmişti. "Anlayamıyorum şu insanlar neden hayra yormayı bilmezler ağızlarını? Bunu Tanrı'nın hediyesi olarak kabul etmeleri gerekirken size lanetmişsiniz gibi davranıyorlar. Siz de bunlara inanmaya devam ediyorsunuz."
Ormanın gölgeleri iç içe geçmişti, yaprakların arasından süzülen ışık bile solgun görünüyordu. Bir an için kuş sesleri bile susmuştu. Her kelimesi yüreğimin üzerinde yankılanıyordu.
"Onlar da buna inanıyor. Ne derseniz diyin— tahta çıkacaksanız onlar da kendilerini garantiye almak isteyecekler. İkinci, laneti olmayan, bir eş."
"İlk ve son eşimin laneti yok."
"Beni bana savunamazsın!"
"Sen de kendini böyle düşüncesizce yeremezsin."
"Nedenlerim var, Majeste—"
Daha fazla söyleyecek kelime bulamadan, ağaçların arasından geniş bir açıklığa vardık. Patikanın sonunda, güneşin altın sarısı ışıklarıyla yıkanan bir manzara bizi bekliyordu. Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım.
Yol dümdüz ilerliyordu fakat sağda... göğsüm sıkıştı. Geniş, kudretli bir şelale bembeyaz köpükler içinde aşağı akıyor, güneşin altına serilmiş suların üzerinde gölgeler ve ışıklar dans ediyordu. Etrafta açmış nilüferler ve yabani çiçekler, rüzgarın esintisiyle usulca salınıyordu. Doğa, sanki sadece bizi ağırlamak için bu tabloyu hazırlamıştı.
Dizginleri gevşettim. Liora heyecanlanmıştı, hareketleri hızlandı. Gözlerimi alamıyordum.
"Çok... güzel," dedim nefesim dudaklarımdan süzülürken. Kalbim, gördüğüm güzellik karşısında bir anlığına yüklerinden sıyrılmış gibiydi. Liora adımlarını hızlandırdı, ben de karşılık verdim, rüzgarla bütünleştik.
"Prenses, dikkatli olun." Ambrose seslendi, Tenebris ile yanıma yaklaştı.
Çiçek kokusu, rüzgarın yüzümü okşamasıyla ciğerlerime doldu. Güneş batmak üzereydi ama bu yalnızca burayı daha büyülü kılıyordu. Tokamın tok bir sesle açılmasıyla uzun saçlarım rüzgara karıştı, boynumun çevresine dolanmaktansa rüzgara karıştı. İlk kez... kahvelerim yük değil de özgür hissettirdiler bana. "Liora, görüyor musun?" dedim usulca, gülümsemem sesime yansıdı.
Şansıma daha da hızlandı ama hiç korkmadım. Gözlerim yaşarmıştı rüzgardan ya da belki içimde kırılmış ama hâlâ parlayan bir şeylerin hatırına... Çığlık beklenirken ben gülmeye başladım. Öyle içten, öyle ani bir kahkahaydı ki, rüzgar bile benimle birlikte eğlendi sanki.
Tenebris artık Ambrose'dan emir bile beklemiyordu, bir bekçi gibi adımlarımızı takip ediyordu. Göz ucumla onun gövdesini fark ettiğimde bir anlığına Ambrose'un bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Belki şaşkındı... belki bu kadar canlı olmamı beklemiyordu.
Liora da nefeslenmek için durunca, sonunda gittiğimiz yolun mesafesini fark edebildim. Gerçekten kaleden uzaklaşmıştık. Ormanın ortasında, şelalenin kenarında... saraydan, duvarlardan, bakışlardan uzaktaydık. İlk kez kimsenin beni izleyemeyeceği bir yerdeydim.
Atımın sırtında otururken ellerimi iki yana açtım, gözlerimi kapattım. Beni lanetli gören herkesin sesi sanki burada yok olmuştu. Ne at sürmeyi bilmediğimi ne de riskleri düşündüm. Bu sessizlikte yalnızca doğa ve kalbimin sesi vardı. Ve... Ambrose'la yaklaşan nal sesleri.
Tenebris bir iki adım geride durdu, ama Ambrose yanıma kadar geldi. Dizginleri gevşekti, sırtı dikti ama yüzü— yüzü normaldeki sertliğinden çok daha yumuşaktı. O da manzaraya baktı, ama sanki daha çok beni izliyordu.
"Gülüşünüzü daha önce duymamıştım," dedi sonunda.
Söyleyişinde ne yargı vardı ne de alay. Sadece çıplak, kelimesiz bir gerçek.
"Bana gülmemem gerektiği öğretildi," dedim başımı çevirip ona bakmadan.
"Kim öğrettiyse... kellesini—" dedi, kısa bir duraksamayla, "...zalimmiş."
Gözlerimle onun yüzünü aradım, ama bakışları şelaledeydi. Güneş, saçlarının arasından geçip gözlerini aydınlatıyordu. O an, ilk kez kendisinde gördüğüm o soğuk imparatorun maskenin altında da... sessiz, dikkatle dinleyen bir adam olduğunu fark ettim.
"Elbette ben de size dokunacağım, Prenses," dedi aniden, sesi kısık ama kararlıydı. "Ama bunu tahta çıkmak için yapmayacağım."
Kalbim göğsümde bir an tökezledi. Bu kadar doğrudan... bu kadar güvenli konuşması— beni korkutmak yerine... karmaşık bir güven duygusu getirmişti. Sanki bu sözlerin ardında başka bir niyet, başka bir karanlık da vardı, ama henüz göstermeye niyeti yoktu.
"Siz... benim hiç düşündüğüm gibi değilsiniz," dedim fısıltıyla.
"Bu iyi bir şey mi, kötü mü?" diye sordu gözlerini bana çevirerek.
"Henüz karar vermedim," dedim.
Ama gözlerimi kaçırmadım bu sefer.
Ve o da gülümseyerek başını eğdi. Hafif, belli belirsiz bir gülümsemeydi. Sanki... ilk kez gerçekten duyduğu bir cevap karşısında memnundu. ''Umarım benimle oynamıyorsunuzdur.'' şakaya vurdu.
''Hayır, ne oynaması?''
Atından indi ve inmeme yardımcı olmak için elini uzattı.
Duraksadım, inmesi çıkmasından daha zor gibi geldi. Sanki fazla mı yüksekti? Atlasam bacaklarımda hissedeceğim o kemiklerimden geçecek elektriği bile düşünerek çoktaaan hissetmiştim.
''Hadi Liora, eğil...'' dedi ve at zaten bunu bekliyormuş gibi emre uydu. Biraz eğilmem Ambrose'un beni usulca indirmesine yetiyormuş— ben biraz da katkım olsun diye kıpraştım ama az kalsın üzerine düşecektim. Ellerim omuzlarından destek aldı ayaklarım yeri bulana dek.
''Teşekkür ederim...''
Dağınık saçlarım dalgalanmıştı, eldivenlerinden birini çıkardıktan sonra temiz eliyle saçımı yüzümden çekti. ''Teşekkür etmene gerek yok.''
''Ne kadar derseniz deyin ben yine teşekkür edeceğim.''
''Ben de bunun gerekli olmadığını söyleyeceğim.''
Gülümsedim, ''Yürüyecek miyiz?''
Kolunu uzattı, desteğine tutundum. ''Bacaklarınızın ağırmış olacağını düşünmüştüm. At üstünde durmaktansa yürümek bile daha iyi gelecektir. Bu sayede manzarayı izlemeye devam edebilirsiniz.''
Atlar çift olduğunu belli edercesine oynaşıp takip ediyorlardı bizi.
''Liora'nın neredeyse bir tay olduğunu düşünmüştüm. Çok küçük duruyor, Tenebris'e kıyasla.''
''Hmm, öyle. Tenebris çok güçlü bir at ve saatlerce yol alabilir. Savaşlarda da, sefere giderken de. Liora ise daha küçük ama hızlı. Onun sahibi yoktu bu yüzden gidebileceği yolun limitini bilmiyorum... Doğrusu Kraliyetten de olsa kimsenin onu sahiplenmesini istemedim. Ayrılmak zorunda kalırlardı.''
''Çok sevimliymiş, Majesteleri.'' aslında onun bu davranışını övmek için söyledim yine de fark etmedi ki sevimli olan Ambrose'du.
''İyisiniz, ağrınız yok değil mi?'' konuyu sapıttı.
Güldüm, ''Yine taşımak mı istiyorsunuz?'' kolundan özellikle ayrıldım. Arkamı yola döndüm ve gözlerim hala üzerindeyken geri geri yürümeye devam ettim. ''Görüyorsunuz gayet iyiyim.''
''Evet, sizi yarın sabah da görmek isterim. Ağrılarınızla inlerken.'' o da gülümsedi.
Rüzgar saçlarımla oynaşmaya devam ediyordu, ormanın bu kadar güzel olabileceğini bilmiyordum, tek başıma da olsa gelmek isteyeceğim bir sığınak gibiydi.
''Savaşlardan sonra siz de çok ağrı çekiyor musunuz?.. Sarayda kaç şifacı var? Küçük ağrılarla da ilgileniyorlar mı? Orduda büyücünüz var mı?''
''Çok meraklısınız, bu güzel fakat yakında bir yere takılıp düşeceksiniz.'' dedi ve adımını biraz daha öne atarak eli sırtıma yerleşti. Bununla birlikte ben de yönümü ön tarafa çevirdim. ''Savaşlardan sonra yaşadığım ağrılar çoğunlukla yüzeyde kalır, zamanla silinir. Derin yaralar ise sarayın baş şifacısı tarafından iyileştirilir. Sarayda yalnızca bir şifacımız var. Ama bu topraklarda bilinen beş yüksek dereceli şifacıdan biri— gücünü en çok kullananı. Küçük ağrılarla yormuyoruz onu. Zaten bedenin kendi içsel iyileştirici kudreti de önemlidir. Her yaranın merheme ihtiyacı yoktur.''
O anlatmaya devam ederken bende onu inceliyordum. Yeşil gözleri bu ormandan daha güzeldi, gün ışığı içindeki sarıları andırıyordu, kahveler sanki benden bir parça ve toprak gibi, çoğunluğu saran yeşiller ise ormanın kendisiydi.
''...İmparatorluğa yıllardır sadakatle hizmet etmiş yüksek seviye büyü kullanıcıları... Bir kısmı kadim loncalardan, diğerleri ise onların kutsanmış mirasçıları." cümlesini bitirdikten sonra göz ucuyla baktı bana. ''Beni dinliyordunuz umarım?''
"Beni sınav yapmayacaksınız ya. Ama gerçekten dinliyordum," dedim biraz mahcup bir gülümsemeyle.
Ambrose gözlerini kaçırmadan konuştu. "Sınavı dönüş yolunda yapacağım," dedi. Ardından sesi hafifçe alaycılaştı, "Hazır hava kararıyor... belki atla önden gitmek istersiniz?"
Küçük bir cezai uyarıydı, ama şakayla örülmüştü. Dalga geçiyordu.
Ama, Deyanira, o yalnızca dalga geçiyordu... değil mi?
Dalga geçiyordu ama hava gerçekten kararmıştı.
Ve ben ne önden gidebilecek cesarete sahiptim, ne de arkada tek başıma kalacak güce, elbette yanında da gidemeyecek kadar da... Yol gittikçe loşlaşıyor, kuş sesleri yerini gece böceklerinin tıkırtısına bırakıyordu.

Comments (0)
See all