Dalga geçiyordu ama hava gerçekten kararmıştı.
Ve ben ne önden gidebilecek cesarete sahiptim, ne de arkada tek başıma kalacak güce, elbette yanında da gidemeyecek kadar da... Yol gittikçe loşlaşıyor, kuş sesleri yerini gece böceklerinin tıkırtısına bırakıyordu.
Sonunda tek atı paylaşmaya karar verdik.
Liora yanımızda yürüyordu— bana kin tutmamış gibiydi. Tenebris'in sırtı geniş ve güvenliydi ama bu kadar yüksekteyken patikayı takip etmek zordu. Vücudum sürekli onun bedenine temas ediyordu, istemsizce.
Ambrose'un elleri belimin iki yanından uzanıyor, dizginleri tutuyordu. Duruşu o kadar sakindi ki, ben tüm utancıma rağmen hareketsiz kalmaya çalışıyordum. Ama arada bir dengesizce sırtım onun göğsüne çarpıyor, ben nefesimi tutarak o teması unutmaya çabalıyordum.
Benim tek işim—ya da bahanem—onun elleri arasındaki sarkık dizginleri tutmaktı. Zaten dizginleri ben çeksem de atın umurunda olmazdı hatta çeksem bile etkisi olmazdı çünkü bunlar fazladan ip dışında bir şey değildi onun güçlü tutuşunun arasında.
"Biliyor musunuz," dedi, sesi bana yakın ama gözleri hep yolda, "Aslında hava o kadar karanlık değil. Ormanın içi her zaman daha gölgeli olur. Dışına çıktığımızda fark edeceksiniz... Tabii bu hızda geceyi bulmazsak."
"Alıştım... Hızlı gidebiliriz, gerçekten," dedim.
"Huh," dedi kısa bir gülüşle. "Gün batımında Liora size yardım etmiş olabilir ama Tenebris'in üzerinde durmak öyle kolay değil. Şu hâlinizle neredeyse düşüyorsunuz. Kendinizi o kadar öne itmişsiniz ki..."
Duruşumu düzeltmeye çalıştım. Ama geniş de olsa eyer zaten tek kişilikti. Bu şekilde oturunca ister istemez tüm bedenim ona dayanıyordu.
"Biraz yoruldum sadece," dedim kısık bir sesle, kendimi toparlamaya çalışarak.
"Merak etmeyin, kollarımın arasından düşmezsiniz. Ama yine de tutunun... Yoksa ben tutmak zorunda kalacağım."
Tenebris hızlandı. Soğuk rüzgar yüzüme çarptı ama garip şekilde üşümüyordum. Çünkü hızla birlikte tüm vücudum Ambrose'a uzandı, ona dayandım. Dizginleri sıkıca tutmak zorundaydım, ellerim titriyordu.
"Böyle daha çok esiyor, üşüyor musunuz?" diye sordu, sesi çok yakındı.
"Hayır..." dedim ama nefesim fark edilir biçimde düzensizdi.
Hızlandıkça, ellerimle dizginleri tutmak daha da zorlaştı. Parmaklarım beyazlaşmıştı. Nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum, hissettiklerim kalbime ağır gelmeye başlamıştı.
Ambrose, bir eliyle karnımdan sardı beni.
"Artık tutmasanız da olur. Ben sizi tutuyorum," dedi ve beni kendisine bastırdı.
Sırtım göğsüne, kalçam kalçalarına değiyordu. Tüm sınırlar bulanıktı artık.
"Elleriniz acıyordu, değil mi?" dedi ve... kulağıma fısıldadı.
Tüm havaya rağmen nefesim kesildi.
"Evet... ama sorun değil," dedim zorlayarak.
"Eldivenlerimi verirdim ama elleriniz çok küçük," dedi. "Bir işe yarayacağını sanmıyorum, Prenses. Bilseydim eliniz acımasın diye Liora'ya özel kurşun halat yaptırmanın yanında size eldiven de istetirdim. Ellerinizin acıyacağını düşünemedim. Az kaldı... Biraz daha dayanın."
Sesi daha yoğundu artık. Tonu hâlâ sakindi, ama alt metni yakıcıydı. Başımı salladım. Karnımda hâlâ kolunun sıcaklığını hissediyordum. İçimde büyüyen bir kıpırtı vardı, dışarı çıkmak istiyor ama utancım tarafından bastırılıyordu. Kulaklarımın yandığını hissediyordum.
Deyanira... kendine gel. Bu kadar kolay utanamazsın.
***
Vardığımızda Ambrose önce atından indi. Ardından bana uzandı. Gözlerime bakmadı, yüzünü hep ciddi tuttu ama tutuşu nazikti. Elimi tuttuğu an, içimdeki tüm ısı dalga gibi yüzüme yayıldı. Tenime değen yerleri hâlâ yanıyordu. İlk defa bir erkeğe bu kadar uzun süre, bu kadar yakın durmuş... hem de saatlerce...
Ayaklarım yere bastığında titriyordum. Soğuktan değil.
Utanıyordum.
Saraya döndüğümüzde Ambrose hizmetkâra yalnızca bir bakış attı.
"Prenses için sıcak bir banyo hazırlansın. Fazla gecikmeyin."
Sesinde emir vardı ama tonu nazikti. Bana dönmeden konuşmuştu, ama bunu benim için yaptığını biliyordum...
Banyo odası genişti ve artık alışkındım. Taş duvarlar mumlarla aydınlatılmış, geniş mermer küvet buharla dolmuştu. Suya girdiğim an vücudum gevşedi, neredeyse günün tüm ağırlığı küvetin içinde eriyip gidiyordu. Sıcak su tenime değdiği an, içimden bir "oh" sesi yükseldi, ama dudaklarımdan çıkmadı. Bugün... ne yaşadım ben?
Sırtımı küvetin taş duvarına yasladım, gözlerimi kapattım. Buhar tenime sinmişti, gerginliğim yavaş yavaş dağılırken zihnim hâlâ ormandaydı. Ambrose'un sesi... karnımda bıraktığı sıcaklık... beni sardığı o an—bir koruma değil, sanki beni gerçekten istemişti. Kendimi ilk kez... birinin kollarında güvenli hissetmiştim. Ve bu his... korkunçtu. Çünkü alışkın değildim. Baloda dediklerini saymıyorum bile.
Derin bir nefes aldım. Buharın tatlı yükü ciğerlerime dolarken hizmetçilerin fısıldaşmasını duydum:
"Majesteleri birazdan girer. Prensesin uzun kalmasına izin verin, nasıl olsa birlikte çıkacaklardır."
Gözlerimi açmadım ama içimde bir şey irkildi. Ne demekti bu şimdi?
Birlikte mi?
Hayır. Biz... biz evliyiz ama— Ama hiçbir şey olmadı. Henüz. Henüz?
Öyle evliler değiliz!
Kalbim atmaya başladı. Boğazımda sıkışan bir şey vardı, su ne kadar sıcaksa, ben o kadar sersemlemiş hissediyordum. Tam ayağa kalkacaktım ki... Kapı açıldı. Çıplak bedenimi suya geri gömdüm.
Ayak sesleri... Hizmetçilerden gelmeyecek kadar sertti.
Ambrose.
Nefes alışından tanıdım. İçeri girdi. Ağzımı açamadım.
"Prenses..?" dedi alçak bir sesle o da beni içeride bilmiyordu. "Hizmetçiler yanlış anlamış belli ki. Sizi rahatsız etmek istemezdim."
Dizlerimi göğsüme çektim sanki gözüken bir yerim varsa köpüklerin altında kaybolurmuş gibi. Buhar aramızda bir perde gibiydi, ama o oradaydı. Sakin. Soğukkanlı.
"Birazdan çıkarım," dedim. Sesim boğuk çıktı. ''Evli olduğumuz için size ayriyeten haber vermek istememişlerdir.''
Ama o hiç durmadı. Kemer sesi. Eldiven. Adımlar...
Bakmadım, bakamadım bile. ''Siz gerçekten girecek misiniz?..''
''Prenses içeride olduğu için dışarı çıktı mı desinler?''
Haklıydı, saçma olurdu. ''En azından üzerime bir şey—'' yok tüm kıyafetlerini giyin köşede bekle. ''havlu alayım...''
''Alabilirsiniz, bakmıyorum.''
Ah, ben de size bakamıyorum yani bakıyor musun onu bile göremem ama umarım bakmıyorsunuzdur.
Hemen temiz bir havluyu göğsüme sardım, uyluklarıma kadar kapattı. Suya geri çöktüm, göğüs dekoltem hala belliydi ama daha neyi ne kadar saklayabilirdim?
''Girebilirsiniz.'' Gözlerimi kapalı tuttum.
Ve suya giren biri. Dalgaların tenime değmesiyle omuzlarım titredi. Şimdi kalbim gerçekten atıyor.
Yakın değildik. Ama yakındık. Gözlerimi kaçırdım, bir an bile bakmaya cesaretim yoktu. Utancımdan bakışlarım suda kalıyordu öyle de sanki suyun altını araştırıyordum— ne yapmalıydım? Sonunda kaldırdım çenemi. Benim göğsüme ulaşan su onun belindeydi, tamam uzun ve büyüktü ama ben şurada boğulmamak için yılların emeği kamburumu dik durmaya zorluyordum. Kısa da değildim halbuki.
"Burada kalmamı gerçekten istiyor musunuz?" dedi. ''Hizmetkarların ne dediği umurumda olmaz. Siz rahatsızsanız çıkarım.''
Dudaklarım aralandı ama kelime çıkmadı. Ne desem, yanlış anlaşılırdı. Bu da bir cevaptı, değil mi? "Size dışarı gönderecek gücüm yok şu an," dedim sonunda. ''Ve bir de... kocasını da banyodan kaçırdı denmesini istemem.''
''Hele desinler...''
Karanlık gözlerim onunkilerden daha yumuşaktı. Sessizlik... Rahatlatıcı olmalıydı ama ben rahatlamıyordum.
Suyun içindeydik. İkimiz de sessizdik.
Her dalga bedenime çarptığında onunla temas etmiş gibi ürperiyordum. Ama bu temassızlık... belki de en çok hissettireniydi.
Bakmıyordu. Görünürde en azından... Yine de o kadar farkındaydı ki varlığımın, sesimi kısmaya çalışsam da nefes alışlarımı duymaması mümkün değildi.
"Benden hâlâ çekiniyorsunuz," dedi. Sakin, sanki sadece bir tespitti bu.
Acaba karada boğulan bir balık gibi mi nefes alıyordum? Acımıyordur umarım bana.
"Hayır." çok çabuk cevap verdim.
"Yalan söylemenize gerek yok, Deyanira."
İsmimi söylediğinde içimden bir şey düğümlendi. Bu kadar... yumuşak. Bu kadar ciddi.
"Size güvenmek kolay değil, herkes bir şeyler karşılığında bir şey yaparken siz ise karşılık beklemiyorsunuz. " dedim istemsizce. Bir şey tetiklenmişti içimde. Belki de fazla rahattı bu an. Fazla... tehlikeli. "Size yaklaşmak bile başlı başına bir karmaşa."
Ambrose susmadı. Ama cevap da vermedi hemen. Dalgalar bir kez daha bedenime değdi. Göz ucuyla ona baktım—gözleri suya, yüzü duvara dönüktü.
Sonra o sessizliğe bir hançer sapladı:
"Veliaht olduğumdan mı, yoksa ikinci bir eş alabilecek olmamdan mı?"
İçim dondu. Yutkundum. Elimde olmayan bir hareketle havluyu biraz daha kendime sardım sanki ıslandıkça veya nefeslerim göğsümü kaldırdıkça havlu açılıyordu veya beni daha çok sıkıyor ve nefesimi kesiyordu.
"Ben..." Acaba onun İmparator olmasına değer verdiğimi düşünüyor mudur? Çünkü ünvanı asla umurumda değil. İstediğim bana dürüst olsun ve hak ettiği şeyleri benim yüzümden kaybetmesin.
"Taht var, Deyanira. Soy var. Kan var... İmparatorluk bunu önemser. Aileler bunu ister. Herkes bir şey ister. Ama ben?" Durdu. Suya elini daldırdı, sonra bana dönmeden devam etti. "Ben sizden bir şey istemiyorum."
Kalbim bir anlığına durdu sanki.
Ama hemen sonra içimde çirkin bir ses yükseldi.
Henüz. Henüz istemedi.
Çünkü ben ona hiçbir şey ifade etmiyorum.
"Ben de sizden bir şey istemedim." Sesim biraz daha keskin çıktı. "Bu evliliğin üstümde nasıl bir anlamı olması gerektiğini hâlâ bilmiyorum. Bana verilen ünvan dışında, burada neden olduğumu... ya da sizin ne düşündüğünüzü."
"Bu saray sizi yutar, Deyanira."
"Biliyorum."
"Hayır.'' sesi daha ciddi bir ton aldı, ''Henüz bilmiyorsunuz. O yüzden bu kadar açık olabiliyorsunuz. Bu yüzden... fazla dürüstsünüz."
"Peki siz?" dedim, usulca. "Siz ne kadar dürüstsünüz, Ambrose?"
''Size düşündüğüm ve hissettiğim her şeyi anlattım. Hala sorguluyor musunuz?''
Kısa bir sessizlik daha oldu. Sonra onun sesi buharın içinden tekrar yankılandı:
"Dilerseniz çıkalım. Bu kadar açıkta kalmak... sizi tedirgin ediyor olabilir." işte sudan önce soğumuştu sesi.
Gözlerimi açtım. Titreyen ellerim havluyu daha sıkı tuttu. Ama gözlerim hâlâ onunkilerdeydi.
"Evet," dedim. "Ama suyun değil... sizin yanınızda açıkta kalmak."

Comments (0)
See all