"Av mı, avcı mı olduğunu bilemezsin; ta ki ölüm gelene kadar."
— Eski Kraliyet Sözü
Ve öylece zaman geçti, çay partisine katıldık. Son geceler Ambrose, odaya bile gelmez oldu. Öğünlerimi atlamadığımı hizmetliler tarafından kontrol ediyor ve koskoca yatağı bana bırakıyordu— yakınmıyorum aslında tek başıma uyumak da güzel. Ama böyle de sürmemeli. Sanki bile isteye onu itmişim gibi, bana kızgın mıydı ona güvenmediğim için? Hayır, sonuçta o da bir adam. Kesin beni pışpışlamasının sonuna geldik.
Bahçedeki masada, gölgelikler altında, kuş cıvıltılarının arasında ama çiçeklerin güzelliğine tezat oluşturan keskin tonda sohbetler dönüyordu. Bahar yağmurları başlamıştı ama yalnızca ikindiden sonra bastırıyordu. Çimler eskisinden de parlak duruyordu, suya doymuş fakat kusmamış. Porselen çay fincanları gümüş tepsilerde tıngırdıyor, pastel şemsiyelerin altında kadife yastıklara kurulmuş soylu hanımlar göz ucuyla beni süzüyordu.
"Prenses Deyanira?"
"Hm?" Dalgın bakışlarımı uzaktaki kuğulu havuzdan çekip çayıma indirdim. Sanki sadece soğumasını beklemişim gibi küçük bir yudum aldım.
"Hiç konuşmuyorsunuz," dedi sol yanımda oturan, lavanta tonlarında giyinmiş bir kontes. "Bu yüzden mi kızlık zamanlarınızda da sosyal etkinliklere katılmazdınız?"
"Tercihim değildi." Başımı zarifçe yana eğdim. "Ama partiniz oldukça... nezih. Gerçekten hoş." Gülüşüm yapma ama kusursuzdu. Bahçenin ne kadar güzel olduğu gerçeğini gölgeleyen zehirli meraklarına perde çekiyordum.
Ama konu elbette benim üzerimden Ambrose'a, yani asıl meseleye sıçrayacaktı.
"Majesteleri size iyi davranıyor mu?" diye sordu biri, çayına limon dilimi eklerken. "Malum... mesafeli biridir." Sözleri de zevki kadar ekşiydi.
"Mesafeli mi?" Tek kaşımı kaldırdım. Sanki bunu daha önce hiç fark etmemişim gibi safça, ama biraz da üstten bir ifadeyle.
"Evet. Merak ediyoruz, ikinci eşi kim olacak?"
Sonra ekledi, gül yaprağı gibi ince bir tebessümle:
"Prenses Amorette, umarım kızmazsınız bu konuyu açtığımız için?"
Amorette yanımdaydı. Oturuşu kraliçelerinki gibi dimdik, bakışları ise buz gibiydi. "Prenses kızmıyorsa benim için sorun değil," dedi.
Bir başkası hafifçe güldü. "Maalesef bu hepimizin kaderi. Güçlü varislerin kapışması gerekecek. Majesteleri elbette daha fazla eş almalı..."
Ne?
Bir anlık serin rüzgâr tenimi okşadı, ama içimdeki sıcaklık donmuştu. Fincanımı daha sıkı tuttum.
"Majesteleri başka bir eş istemediğini söyledi." Sesim zarifti ama keskin. "En azından şimdilik böyle bir şeyin konuşulmasına gerek yok."
Sessizlik.
"Majesteleri mi daha fazla eş almayacakmış?" dedi biri, kahkahasını bastırmaya çalışırken.
"Ne dediğinizi kulağınız duyuyor mu?"
"Varisten bahsediyoruz. Ve yanlışsam düzeltin—prenses siz çocuk doğuramıyorsunuz."
Bunu söylerken çiçeğin üstünde konmuş bir arının kanadını çekiyor gibiydi. Yavaş, keyif alırcasına.
"Belki de... hizmetinizi yapmaya devam edesiniz diye, Majesteleri size öylesine beyaz bir yalan söylemiştir?" dedi biri, gül demetini koklarken.
"Hayır, buna gerek yok ki," dedi bir diğeri. "Zaten görevini yapmak zorunda."
"Hanımlar," dedi en yaşça büyük olan, gözlüğünü düzelterek, "Prenses 'henüz' dedi. Belki 'henüz istemiyor' demek istemiştir."
Ve en sonunda Amorette, kupasını çiçekli tabağına yerleştirirken konuştu:
"Ağabeyimden bahsediyoruz. O, tahtın sahibi." sanki onların dediklerini onaylamıştı o da.
O an çay fincanımdaki dalgalanmayı fark ettim. Elim titriyordu. Ayağım da, bastığım toprağın sağlamlığından emin olamayan biri gibi hafifçe titriyordu.
Ambrose'un kendisi ikinci bir eş istemiyormuş dedi.
Evet, almayacakmış. Kulaklarım onu da sizi de duyuyor.
Çocuk doğuramıyorum ama Ambrose'un dediği gibi bunu asla bilemem. Hiç servis de yapmadım— yapmaya da zorlanmadım. Yalan neden söylesin?
Evet, kesin zorlasa onu öldürürdüm.
Ağabeyin, doğru, belki de artık tahtın sahibi olamayacak...
''Ambrose'un yalan söylediğini mi düşünüyorsunuz?'' şaşırmış bir yüzle sordum. İsminin başına da ünvan getirmedim ki onlar kadar düşük olduğumu düşünmesinler. Ve belki de ilk defa —eşitten yüksek olduğumu hatırlatmak için.
"Çayım soğudu." Zarifçe ayağa kalktım. "Fazla bile kaldım sanırım."
Amorette de kalkmak üzereydi ama onu durdurdum.
"Siz kalın, Prenses. Bu sizin partiniz. İyi eğlenceler."
Ve yürüdüm.
Eminim lanetim size bulaşacak diye ter döküyorsunuzdur korkudan.
Sırtımda onların çiçek gibi süzülen fısıltılarını taşıyarak.
Ama içimde başka bir çiçek büyüyordu:
Öfke.
***
Ayakkabılarımın altındaki taş yollar, bahçedeki çimlerden farklıydı. Her adımda daha serin, daha sert ve daha suskun bir hava çöküyordu üzerime. Rüzgâr burada çiçek kokmuyordu artık— demir, toprak ve toz.
Antrenman alanı sarayın batı ucundaydı. Yüksek duvarlarla çevrili, izinsiz gözlerden uzak. Yarım daire şeklinde dizilmiş tahta mankenler, toprak zeminde yığılan saman balyaları ve ortalıkta yankılanan çelik şakırtılarıyla doluydu.
Görünmemle birlikte birkaç baş bana çevrildi ama konuşan olmadı— Generallerinin korkusu ile idmana devam ettiler.
Liam, Ambrose'un sağ kolu, siyah zırhının üstüne hafif bir ceket giymişti. Alnındaki teri silerken beni fark etti ve hemen yaklaşmaya başladı.
"Prenses Deyanira?" dedi, sesi kibar ama temkinliydi. "Bu alanda bulunmanız pek... olağan sayılmaz."
Elimi hafifçe kaldırdım, "Bahçeden geçiyordum, gürültü dikkatimi çekti."
Liam'ın kaşları hafifçe çatıldı. Gözleri üzerimde, ama asıl sorusu dilinin ucundaydı: Buraya neden geldiniz, gerçekten?
Bakışlarım ısrarla kılıç çarpıştıran şövalyelerin üzerine takıldı. Ağabeyim Calix de bunlar gibi miydi yani ilk başladıkları zaman? Ama buradakiler normal bir Saray Şövalyesi adayı değiller...
''İdmanın ortasına giren benim fakat sizin dışında kimse— konuşmaya yeltenmedi benimle, bir selam bile olsa.'' mırıldandım. Amacım Ambrose'du fakat Liam beni farklı anladı.
''General'in ekibi diğer ekipler gibi değildir. Eğer birkaçı size iki saniye baksa bile ceza alacak— fazladan idmana kalacak veya ekipten çıkarılacaktır.''
Şaşırdım. Artık ekibe değil, Liam'a bakıyordum, ''Aa, o neden?''
''Önüne geçenin canını almak için elbette. Öyle bir eğitim alırlar ki en sonunda savaş emri zihinlerinde çaldıktan sonra kendi orduları dışında herkesi öldürmeye programlanırlar. Bizim ordumuzun imzasını taşımayan herkes ölür orada— size tavsiyem idman alanının sınırlarının içine bile girmeyin. Gözleri körken kendi halkımız bile olsa ölümüne kavuşur...Ve işte o savaş bittikten sonra içlerindeki canavarın da savaşı biter.'' dedi gururla, ''Daha önce savaşlarımızdan birine tanıklık ettiniz mi, Prenses?''
Ama onu yanıtlamadan önce, o geldi.
Ambrose.
Liderlerin birkaç adım arkasında, antrenmanı yöneten yüksekçe taş platformdan iniyordu. Ceketini çıkarmış, gömleği kollarına kadar sıyrılmıştı. Kumla kaplı botları sessizce zemini dövüyordu.
Göz göze gelmedik. Ama gelişini vücudumun her hücresinde hissettim. Soğuk. Sessiz. Hesap soran bakışlarıyla adımlarını izleyen herkesin sesi kesilmişti.
"Liam," dedi Ambrose, sesi derin ve emirdi. "Etrafı devriye için bırakın. Üçüncü birimle ilgilen."
Liam gözlerini bana son kez çevirdi, hafifçe eğildi ve uzaklaştı.
Ambrose'la yalnız kalmıştık. Fakat hâlâ aramızda onlarca adım, yıllarca mesafe vardı sanki. Sessizlik ikimizin arasında gerilmiş bir yay gibiydi.
Ambrose yavaşça yaklaştı. Gölgesi üstüme düştü. Bakışlarında koruyucu bir şey vardı... ama aynı zamanda bir soğukluk, neredeyse cezalandırıcı bir şey.
"Burada ne işin var?" dedi. Bu kez ünvan yoktu. Ne "prenses", ne de "Deyanira".
"Sadece... görmek istedim," dedim, bakışlarımı kaçırmadan. "Nasıl biri olduğunu. Hakkımda konuşanlara cevap vermeden önce seni izlemek istedim."
Kaşının kenarı belli belirsiz seğirdi. Kısa bir sessizlik.
"Sarayda söyleyecek söz bulamayınca buraya mı kaçtın?" dedi, sesi taş gibi sertti ama kırmak için değil—korumak için kurulmuş bir duvar gibiydi. ''Kim senin hakkında konuşuyormuş?''
"Kaçmadım." Başımı dik tuttum. "Sadece gerçeği görmek istedim. Beni koruyan adamın bana sırtını dönüp dönmediğini." ikinci sorusunu görmezden geldim— Herkes konuşuyor o da biliyor.
Ambrose'un çenesindeki çizgiler sertleşti. Gözleri kısa bir an benimkilerle buluştu— içindeki yangını hissedebiliyordum. Ama ateşini saklıyordu. Bana bağırmamak için kendini tutuyor olabilirdi.
"Sırtımı dönmedim," dedi sonunda. "Ama arkamdan kuşku duyan biriyle aynı tarafta yürümek zordur."
Kalbim sıkıştı. Ağır bir taş gibi. Ama yine de vazgeçmedim.
''Güven kolay kazanılmaz.'' gözlerimi kaçırdım. ''Bu gece de gelmeyecek misiniz?''
Ambrose bir adım geri çekildi. Bu kez gözlerinde ne özlem, ne merhamet... yalnızca yorulmuş bir karanlık vardı. Omuzları düşmemişti, hâlâ gururluydu. Ama bakışlarında keskin bir sınır vardı artık. Çizilmiş. Aşılmayacak.
"Bu gece gelmeyeceğim."
Söylediği cümle sertti ama bağırmıyordu. Hatta çok sakin, fazla sakin söyledi—sanki uzun zamandır içinde tuttuğu bir kararı nihayet yüksek sesle dile getiriyordu.
"Bu... bir ceza mı?" diye sordum. Sesimdeki gurur beni güçlü kıldı.
Ambrose başını salladı. "Hayır. Bu bir sınır. Güvenmediğin bir adamla aynı yatağı paylaşmak seni huzursuz eder, değil mi? Bana sırtını dönmeye devam ederken, ben sana sırtımı dayayamam."

Comments (0)
See all