Gece, siyah kadife gibi göğsünü örtmüş, yıldızları kıskanır gibi gizlemişti. Ay bile bu kaçışa tanıklık etmekten çekinircesine bulutların ardında sessizdi. Sarayın taş duvarları arkamda soluk bir hayalet gibi kalmıştı, ayak seslerim uzun koridorlarda yankı yapmasın diye neredeyse nefes bile almadan yürüdüm.
Geceliğimin üzerine geçirdiğim koyu renkli cübbe bedenime yapışıyor, rüzgâr her adımda eteğimi yalayıp geçiyordu. Mumluğumu sarayın bir köşesine bırakırken titreyen ellerimle alevi söndürdüm. Karanlık daha derinleşti. Artık kendi gölgem bile peşimden gelmiyordu.
Ahıra ulaştığımda saman kokusu ve hayvanların huzursuz soluğu karşıladı beni. Kapının gıcırdaması bir an kalbimi yerinden oynattı. Liora başını çevirdi. Gözlerinde bir tanıma vardı—bir de soru.
"Liora..." dedim sessizce, cübbemin başlığını indirip saçlarımı serbest bırakarak. "Gitmem gerek. Bana yardımcı olur musun?"
Tenebris o an tiz bir kişneme savurdu. Hoşnutsuz, koruyucu bir tonda.
"Merak etme, eşinin geri gelmesini sağlayacağım. Söz veriyorum. Sadece bu gece yanımda olmalı. Anlıyor musun?"
Cebimden çıkardığım iki kırmızı elmayı ikisine uzattım. Tenebris başını çevirerek reddetti. İçimde garip bir suçluluk kabardı.
"Eşini kaçırdığım için bana kızıyorsun, demek... Ama ben de eşimden kaçıyorum."
Sadece ondan da değil.
Kaçtığım her şey artık üstüme kapanıyor, Neven'ın gözleri, sarayın taş duvarları, kimliğimin gölgesi...
İç çektim. Liora'ya yaklaşıp dizginlerine uzandım. Eğilmesi için başına hafifçe baskı uyguladım. Direndi. Gitmek istemiyor gibiydi, ya da belki hissetmişti—oraya girenler geri dönmez.
"Lütfen..." diye fısıldadım, "...hadi kızım. Gitmem gerek."
Sonunda başını eğdi. Bir an neyime güvendiğimi sorguladım. Ben at sürmeyi daha geçenlerde öğrenmiştim— öğrenmeye başlamıştım. Liora şimdi bir de Tenebris yanımda olmadan... ne kadar kontrol edilebilir olurdu? Tüm gücümle eyere tutundum, dizlerim titrerken atın sırtına çıktım. Göğsüm onun bedenine çarptı bir an nefesim içime kaçtı. Cübbem etrafımda savrulurken, ayağım üzengide tam yerini bulmamıştı ama duracak vaktim yoktu. Çabucak toparlandım.
Gecenin kalbine doğru sürdüm Liora'yı.
Arka çıkıştan ormanın taşlı patikasına yöneldim. Ağaçlar rüzgârla fısıldaşıyor, gece kuşları çığlık gibi ötüyordu. Gecelik kumaşım, ay ışığını yansıtarak cübbemin altından hayalet gibi süzülüyordu. Her adımda dallar kırılıyor, çalılar tenimi çiziyordu ama durmuyordum.
Rüzgâr birden bastırdı. Cübbemin başlığı savrulup düştü. Soğuk, çıplak enseme çarptığında irkildim.
Ve sonra...
Yağmur başladı.
İlk damla alnıma düştüğünde, hâlâ umut vardı içimde. Ama sonra gökyüzü açıldı, öfkeyle boşaldı. Yağmur sağanak hâline geldi—sanki gök bile kaçışıma karşıydı.
Liora ürktü. Bastığı zeminde taşlar kayganlaşmaya başladı. Cübbem bir ağacın kalın dalına takıldı, arkamdan yankılanan bir yırtılma sesiyle irkildim. Kumaş boydan boya yırtılmıştı, rüzgârın ve yağmurun insafına kalmıştım.
"Hayır, hayır... Devam et Liora, lütfen... biraz daha!" Atı zaten usta olmayan binme becerimle geriyordum üstüne bu uğursuzlukların üst üste gelmesi çok kötü olmuştu.
Ama ben yönü kaybettim.
Ağaçlar artık tanıdık değildi. Burası, arındırılmamış kısımdı. Sarayın haritalarında boş bırakılan, büyünün ve unutulmuş şeylerin yaşadığı bölge. Burası yaşayan bir yerdi. Ve hoş geldin hediyesi yoktu.
"İleri!" diye fısıldadım çaresizce, ama Liora sendeledi.
Bir kök—sırılsıklam toprağın içinden çıkmış, görünmeyecek kadar karanlıkta kalan bir ağaç kökü—ön ayağına dolandı.
Denge bozuldu.
Sarsıldım.
Yere düştüm.
Sırtım önce zemine, sonra taşlı köklere çarptı. Nefesim kesildi. Geceliğim çamura bulandı. Cübbem omzumdan sarkmış, kolum garip bir açıyla altımda kalmıştı. Küçükken bir keresinde kolumu kırmıştım ve bu acı neredeyse onunla kapışırdı. Her yerim sızlıyordu. Yağmur yüzüme çarpıyordu. Liora uzaklaştı, bir çığlıkla ormanın başka bir yönüne doğru kaçtı.
Yalnız kaldım.
Sırtımda çamur, saçlarım kir içinde. Orman suskun değildi artık—fısıldıyordu.
Rüzgâr, dalların arasından bir şeyleri taşıyor gibiydi.
Sesler. Adımlar. Ya da sadece paranoya.
Ama bir şey doğruydu:
Kayboldum.
Ve artık geri dönüş yoktu.
Bu kadar kolay pes edemem... Hayır! Saraya geri bile yürüyemem— hangi yönde kaldığını bile kestiremiyorum. Ayağa kalktım, sarayın içinde düştüğümden daha az acıtmalıydı çünkü ben artık özgürdüm, tabii hayatta kalırsam. Koşuştururum diye ayağa kalktım ama acıyla sendeledim. Ayağımı bir diğerine çekerek yürümeye çalıştım. Belki biraz daha...
Nafile.
Pelerinim boğazımı kesiyor gibi sudan ağırlaşmıştı. Düğmesini çözdüm ve çamurlu topraklara düşmesine izin verdim. Geceliğimin etekleri de dizlerimin üstüne kadar yırtılmıştı, ben yine de tutup sıktım, saniyeler sonra yine sırılsıklam oldu. Dizlerim, kollarım, cildim yanıyordu. Asit yağmıyordu ama çizikler ve yaralar pek de yardımcı olmuyordu. Ağacın altına çöktüm.
''Liora... sana da sebep oldum...'' gözlerim doldu, parmak uçlarım soğuktan uyuşmuştu. Gözlerimi sildim, öyle ki tam yüzüme değdiğimi bile hissetmedim. Acaba Liora, sarayı bulabilir miydi? Tenebris'e söz vermiştim. Hem de ayrılmaya kıyılmayan iki ruh eşine sebep olmuştum?..
Dizlerimi göğsüme çektim ve başımı gömdüm. Tanrım, çok üşüyorum.
Derin, gırtlaktan gelen bir hırıltı.
Yakından mı? Uzak mı?
Kestirilemez. Çünkü bu, doğanın sesi değil. Bu, büyünün lanetle doğurduğu bir şeyin sesi.
Gözlerim karanlığa kaydı. Ve orada...
İki buz mavisi göz.
Karanlığın içinden birer hançer gibi parlıyordu.
Ambrose, benim bedenimin beş katı olduğunu demişti... Bu ise... hele ben böyle çökmüş ve güçsüzken— Tanrı şahidim olsun ki daha büyük duruyordu.
Yutkunamadım bile, boğazıma acı bir yara saplandı. Kafamı çevirmeye cesaret edemedim. Boğazıma dikenli bir pençe saplandı sanki. Ayaklarımı kıpırdattım, kalkmalıydım... kaçmalıydım. Ama gövdemi yasladığım çınar beni içine çekiyordu. Ormanın doğasında bulunan gri beyaz sis koyu mor rengine dönüşüyordu sanki. Sanki ruhum ağacın köklerine dolanmıştı, sanki bu toprak, mezarım olmaya yeminliydi.
Kalktım!
Çınarı döndüğüm an onun peşime atıldığını duydum. Benim adımlarım onunkinin yanında hiçti— onun avı kaçamazdı.
Ayağıma takılan bir kökle yere sendeledim, yine bir düşüş... Bu sefer ayağa kalkamazdım beni bulmuştu.
Hayır..!
Başım uyuştu, her bir yağmur damlası taş gibi damladı üzerime daha çok acı çektim.
Tanrım, henüz ölemem.
Doğru olanı yapıyordum..!
Bunca zaman lanetimle yaşadım.
Keşke gerçekten lanetli olsaydım bari şuracıkta ölmezdim!
Ölmeyeceğim.
Öldür—
Ve o anda—
Gök gürledi.
Öyle bir şimşek çaktı ki, gökyüzü ikiye yarıldı. Ve o ışıkla birlikte, ormanın önünde bir siluet belirdi. Gecenin sırtında simsiyah pelerinli bir adam, buzu eritecek öfkesiyle... Elinde parlayan, göz kamaştıran, sahibi o olduğu sürece şahit olanın canını alacak o kutsal kılıç.
Ambrose Verena.
Atı, Tenebris, ön ayaklarıyla toprağı dövdü, göğe yükseldi. Gök gürültüsünden korkmamıştı, kurttan hiç... Ambrose'un gözleri geceyle yarışan bir öfkeyle parlıyordu. Kurt, onun varlığıyla sendeledi, geri çekilmedi ama artık üstün değildi.
Bu kurt ya avını öldürecekti ya ölecekti bu gece kendi evinde.
Ambrose kılıcını savurdu. Karanlık yarıldı. Ben ise gözlerimi kapattım ve irkildim. Savaşta bir iki saniye gözlerin kapanmasının bedeli nasıl kellen oluyorsa bir başkasının savaşında da bir başkasının kellesi olabiliyormuş. Kurt gökle yarışır şekilde gürledi, yankısı ormanın tamamında dolaştı. Bir bakmaya çalıştım kendi göz kapaklarımın altından, gizlice; Gözleri sönmeden önce son kez bana baktı. Avının sahibi çoktan belirlenmişti.
Açgözlü kurt yanlış avı seçmişti.
Kan yağan yağmurla karıştı. Ama Ambrose'un yüzü... hiç ıslanmıyordu. Kana doymuştu. O başka bir dünyadan çıkmış gibiydi. Ben ölüm getirmiyordum da sanki...O infaz emrini elinde taşıyan bir cellattı. Tenebris, ağır adımlarla yaklaştı. Ambrose atından inmedi. Yukarıdan bana baktı. Gözleri alev alevdi.
"Bir daha..." dedi, sesi düşmanın kalbine işleyen soğuklukta. "Bir daha izinsiz saraydan adımını atarsan, seni zincirle bile tutsam yeterli olmayacak."
Sesi öyle bir yankılandı ki... gece bile sustu.
O an ilk kez fark ettim—Ambrose sadece bir adam değildi.
O, bir kudretti.
Ben de onun avıydım.
Deyanira... Ah, Ölüm Getiren, bu avcıdan tek kaçış yolun onu öldürmektir.
Lakin unutma, Ambrose, Ölümsüzdür

Comments (0)
See all