Please note that Tapas no longer supports Internet Explorer.
We recommend upgrading to the latest Microsoft Edge, Google Chrome, or Firefox.
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
Publish
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
__anonymous__
__anonymous__
0
  • Publish
  • Ink shop
  • Redeem code
  • Settings
  • Log out

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

Bölüm 17

Bölüm 17

Jul 25, 2026

Sabahın ilk ışığı odaya sızdığında, gözlerimi yavaşça açtım. İlk hissettiğim şey, üzerimdeki ağırlıktı—ama boğucu değil, koruyucu bir ağırlık. Sırtımda bir kol, belimde diğer eli... Parmakları cildime yumuşakça gömülmüştü.

Geceden beri kımıldamamıştı. Göğsü sırtıma yaslanmıştı ve her nefes alışında sırtım onunla birlikte inip kalkıyordu. Benden en az iki kat geniş omuzları, sırtı, göğsü... bana sarıldığında sanki tüm bedenim onun kollarının içinde kayboluyordu. Ve bu yalnızca bir sarılma değildi—beni tutuyordu. Uykusunda bile... bırakmıyordu. Kendimi kıpırdatmaya çalıştım ama kolunu hafifçe sıktı, hâlâ uykudaydı ama içgüdüleri tetikteydi. Onunla uyumak... başta sığınmak gibiydi, ama şimdi, sanki zincirlenmek gibi. Güvende ama özgür değil. Yüzümü yana çevirdiğimde, çenem onun koluna yaslanmıştı. Sanki kendi içinden bir soba yanıyordu.

Dizim onunkinin arasına sıkışmıştı. Sanki bir puzzle'ın parçaları gibi... bedeniyle aramdaki boşluk kusursuzca kapanmıştı.

Bir an kımıldamadım. Gözlerimi tekrar kapattım. Belki birkaç saniye daha kalabilirdim böyle.

Ama sonra...

Saray.

Kaçışım. Duyanlar. Konuşanlar. Arkamdan fısıldayan diller ve gözler.

Bir nefes aldım. Usulca parmak uçlarımı onun koluna yerleştirip kendimi geriye çekmeye çalıştım. Ama...

"Yine gitmeye mi çalışıyorsun?" Sesi boğuk, uykunun kıyısından kopmuştu.

Yutkundum, "Sadece... hazırlanmalıydım. Dönmemiz gerekiyor."

Gözlerini henüz açmamıştı ama kolunu çekmedi. Hatta biraz daha sıktı. "Bundan sonra hazırlanmak için önce benim iznimi alman gerekecek gibi görünüyor." Sesi hâlâ sakindi ama içinde saklı bir karanlık vardı. "Bir daha seni o şekilde kaybetmeyeceğim, Deyanira." Artık uyanıktı. Tam anlamıyla uyanık. Başını omzumun dibine gömdü, yüzü tenime değdiğinde irkildim. "Kaçmana izin vermem. Bu yaptıklarının ne gibi sonuçları olacağını en başından beri biliyordun, değil mi?" dedi bu sefer daha alçak bir sesle.

"Kaçmak istemiyorum," dedim.

Dudakları kulak mememi buldu, ''Neden kaçmaya çalıştın o zaman?''

''Korktum...''

''Benim karımı ne veya kim korkutabilir?''

Yastığa gömmeye çalıştım yüzümü, o kulağımın dibinde böyle fısıldadıkça ve beni kendisine bastırmaya devam ederken kelimeleri toparlayamıyordum.

"Gitmek zorundayız... Daha sonra anlatacağım. Eminim tüm saray... halk... Herkes bunu konuşuyordur."

Bu sefer kolunu yavaşça gevşetti. Üzerimdeki ağırlığı kalktı ama yine de gözlerini üzerimden çekmedi. "Ben Tenebris'i hazırlayacağım," dedi, sesi komut verir gibiydi. "Sen de hazırlan. Ama bu sefer... yanımda kalacaksın."

Bir an duraksadım. O gözlerle bana bakınca...

Başımı salladım itaatkar bir şekilde. Hayır demeye hakkım yoktu. Cüret de edemezdim ama geri döndüğümde olacaklara olan korkum ağır basıyordu. Odadan çıkmadan sandığın içinden bana uygun olabilecek bir şey çıkardı.

''Burası... kime ait?'' sordum bu şansı kullanarak.

''Bana diye cevaplayacağım ve bu kıyafetlerin neden burada olduğunu da soracaksın.''

Battaniyeyi göğsümün etrafında gevşemeye başlamış olan havlunun üzerine kadar çektim; ''Evet.'' dürüst, kısa ve öz. Fakat içimdeki merakı dizginleyemedim. ''Buraya benden önce başka ...hanımlar da mı geldi?''

''Kadınlarla ilgilendiğimi mi düşünüyorsunuz?'' güldü verdiği elbiseyi bana uzatırken. ''Kaldı ki bir de onları buraya götüreceğimi mi düşünüyorsunuz, Prenses? Siz ormana kaçmış olmasaydınız buraya bir daha yine yalnız ve av zamanında uğramış olurdum hatta belki olmazdım.''

Verdiğinin bir elbise olduğunu sanmıştım fakat uzun bir erkek üstlüğüydü. Boşa sorgulamaya çalışmışım, burası sadece sığınak. Başımı eğdim mahcup bir tavırla ama ezilmemek için de ricada bulundum.

''Çıkarsanız üstümü giyebilirim...''

''Bu üstlüğün bedeninizi güzelce örtmeyeceğine eminim ama merak etmeyin üşümeyeceğinizden emin olacağım.'' sesi kadife gibi sıcaktı ama gözlerindeki ciddiyet hala oradaydı. Bana olan alçakgönüllülüğünden onu bir daha vurmayacağımdan emindi. Çünkü bana bu şansı vermeyecekti ben verdiğini sansam bile.

***

Ormanın bir kısmında Gecenin Fısıltıları ile karşılaştık. Tek bir şövalyeden diğerlerine ve Ambrose'un tüm özel ekibindeki herkes bilgilendirdi 'Prenses Deyanira bulunmuş'. Ormanın çevresinden dolaştığımız için hava yine kararmış, akşamı bulmuştu. Ambrose'un beni sıcak tutma planı da başarılı olmuştu. Hafif kabarık saçlarım pelerinin hatta kocaman kabanın altında kaybolmuştu bedenim gibi. Krallığın önünde atından indi ve beni uyarmadan kollarına aldı.

Burada bile yeterince meraklı göz vardı.

''Banyoyu hazırlayın.'' demesiyle sıraya dizilmiş tüm hizmetçiler üst kata koştu. Kimse ayak altında durmaya cüret edemiyordu Ambrose'un sesini duyduktan sonra hele.

Liam peşimizden geldi. Ambrose'un emirlerini bekliyordu.

''Şifacıya haber ver, ne işi varsa bıraksın odama gelsin. Hemen.'' sesi fazlasıyla emrediciydi. Beni bile endişelendirmişti. Yaralarım ağır değildi hatta bıraksan izler kalırdı belki ama ağrısı tek haftaya geçerdi.

Pelerinin şapkası başımdayken onun yüzünü bile göremiyordum. Kim bilir yüzü ne kadar soğuktur. Tedirginliğimi kenara atıp sordum, ''Şifacı yalnızca ağır yaralarla ilgilenmiyor mu?''

Sorumu duymazdan geldi, beni odaya kadar taşıdı. Odamızın kapısı açıldı ve beni yatağa indirdi. Başım kendiliğinden açılmıştı. Kendimi dışarıdan toplanmış bir sokak kedisi gibi hissetmiştim. Kirli, yaralı, korkmuş ve aç.

Kapı uyarısız açıldı. Üzerimdeki ağırlıkları kaldırmak için yakama gitti ellerim ama önce şifacının kadın olduğundan emin olmak için Ambrose'un koca bedeninin arkasındaki silüetin öne çıkmasını bekledim. Yaşını almış bir kadın, yüzündeki kırışıklar, omzuma yetişebileceğini var saydığım bir boy ve ak saçlar... ''Prensesin durumu ağır mıdır?'' konuştu fakat gözleri beni görür görmez durumumu kestirdi.

Ambrose pelerini ve kabanı üzerimden attı. Ağırlıkları gidince biraz da olsun nefes alabildim ama Ambrose'un bana karşı değişen tarafı çok daha ağırdı. Şifacı, çizikler içindeki ince bacaklarıma ve kollarıma baktı. Önce müdahale etmeden sadece gözleriyle. Ambrose izni verdi bakışlarıyla. Sonra ise şifacı bana döndü.

''Acıtmayacak.''

Yaralarım yoktu bile. Çirkin duran çizikler ve belli belirsiz bedenimi karartan morluklar sadece... Çirkinliğime bakamayacağı için istemedi ya, Ambrose? Yoksa izleri kötü kalmasın diye mi? Yüzümde de iz var mıydı? Kendime doğru dürüst bakamamıştım bile. Gözlerim bir yansıma aradı— izleri görmek için. Doğru. Şimdi ne derlerdi? Yüce Generalin vücudunda tek bir iz yok ama Prenses yaralarla kaplı— mide bulandırıcı.

Şifacı avucunu açtı, elimi üzerine yerleştirdim. Gözlerim 'Kapanmalı mıyız yoksa izlesek ne olur? Nasıl bir şey ki?' merakla kısıldı. Sıktım belki aklımdaki tüm bu kargaşa susardı. Önce avuçlarımda bir sıcaklık yayıldı, sanki ince damarlarımın içinde bir enerji akışı başlamıştı. Gittikçe tüm cildimin karıncalandığını hissettim, nefesim daralınca da gözlerimi araladım. Bedenim istemsizce geri çekilmek istedi ama elim avcuna hapisti, Şifacı avucunu kapatmamıştı, elimi tutmuyordu bile ve buna rağmen ben nasıl oluyor da tutuşunu böyle kudretli hissediyordum?

Sonunda bu hislerin hepsi bedenimi ani bir ret duygusuyla terk etti.

Şifacının yüzünde okuyamadığım bir düşünce vardı.

''Bitti. Şimdi iyi misiniz Prenses?''

Avcumu çeker çekmez elim kalbime gitti. Ağrım yoktu ama başım çok ağrıyordu. Felaket bir yorgunluk çökmüştü üzerime.

''Dinlensin.'' doğruldu ve Ambrose'a döndü. Bakışları arasında bir konuşma geçti ve bana ulaşmadı.

Onun gidişiyle Ambrose kollarını kavuşturdu. ''Hizmetlilerin seni yıkaması daha iyi olur. Akşam yemeğin burada servis edilecek ve kapıdaki muhafızlara Prenses'in dinleneceğini söyleyeceğim. Sakın aklından riskli bir şey geçirme.''

***

Fısıltılar, duvara vuran su gibi çarpıyordu kulaklarıma.

"Ormanda ne oldu?"

"Prenses nasıl bulundu?"

"Ambrose efendimiz... çok mu sinirli?"

"Affedecek mi acaba? Neden kaçmış ki?"

"Şifacı bile geldi... yoksa ağır yaralı mıydı?"

Ama hiçbir cesur çıkıp soramıyordu. Çünkü herkes, Prenses Deyanira'nın bir şekilde kutsal bir öfkeyi üzerine çektiğini düşünüyordu. Bütün bunları düşündükçe, içimde bir düğüm büyüyordu. Su dolu bir küvetin içinde ellerimi göğsümde kavuşturmuş, gözlerimi kapatmıştım. Ne hizmetçilerin tedirgin adımları ne de arkamdan dönen bakışlar... hiçbirinin önemi yoktu artık.

Hizmetçiler nazikçe saçlarımı taradı, gevşek iki tane örgü yaptılar. Hafif pamuklu bir gecelik giydirdiler. Yemeğimi bitirene dek başımda beklediler. Beni sanki porselen bir bebekmişim gibi yatağa yerleştirip, odanın ağır perdelerini kapattılar. Aralarında bir tanesi -kızıl saçlı genç bir hizmetçi- tam kapıdan çıkarken başını çevirdi. Gözlerinde saf bir merak ve acıma vardı. Ama tek kelime etmeden kapandı kapı.

Yatağın içinde doğruldum, zihnim bulanmıştı. Başımdaki sesler susmuyordu, daha önceden:

"Sana ben bile sert davranmak zorundayım, çünkü başkaları seni parçalamaya çalışacak. Ben ise... sadece seni bütün tutmak istiyorum." demişti. Şimdiki durumda bana neden daha sert davrandığı anlaşılabilirdi.

Ambrose öyle yük altında hissettirmişti ki artık beni, zincirlemesi gerekirse bunu yapacağını bilmek... Şimdi kaçmak istemesem de bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürtür oldu. Anlaşılabilir diyorum ama biliyorum da bu ona beni hapis etme hakkı tanımaz. Belki, gerçekten belki de Neven'ın bana dediklerini Ambrose'a yetiştirmeliydim.

Sabahı beklemeye çalıştıkça uzun örgülerim yastıklara dolandı, boğazımı es geçercesine dağıldılar ama ben yine de boğuldum. Yeter. Gidip söylersem nasıl diyeceğim? Bir şey de yapar mı ki?

Yataktan kalktım, çıplak ayaklarla kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda mızrakları yoluma çaprazladı kapımdaki bekçiler. ''Siz― Çekilin yolumdan.'' çıt çıkarmadan, yüzüme bakmadan, duruşlarını sabit tuttular. ''Size diyorum!''

Bu mu yani? Yok gel kapımı da kilitle.

''Generali göreceğim. Acil bir mesele.''

''Nedir?'' sağdaki başını çevirdi sonunda, demir zırh ve kask yüzünden yüzü bile gözükmüyordu.

''Mmm...'' takılıp kaldım― şımarık bir prenses gibi davranırsam küçük bir kızı ağlatmayı göze alamazlar herhalde. ''Generali özledim.''

''Bildireceğiz.''

''T-Tamam siz de bana eşlik edin..?'' teklifimi ortaya attım ama kaale bile almadılar beni.

Kaşlarım çatıldı. ''Ne bu muamele? Unutmuşum bir erkek olarak karımı görmeyi istesem kadının saçından tutup getirirsiniz ama kadın eşinin ayağına bile koşamıyor?''

''Hepsi güvenliğiniz için Prenses. Bildireceğimizi söyledik. Odanıza geri dönün.'' başını koridora geri çevirdi.

İnatla içeri girdim ve kapıyı ilk kez bu kadar sert çarptım. ''Kahretsin!'' Benimle dalga geçiyor olmalılar, güvenliğim diyor― güvenliğim diyorlar ama ben güvenliğim için kaçtım zaten. Hızlı adımlarla terasa yürüyorum. Dışarısı soğuk aman ormandan soğuk olmasın. Başımdaki ağrı ve yorgunluk yerli yerinde üstüne bir de sinirleniyorum.

Celestialxi
Nini

Creator

Comments (0)

See all
Add a comment

Recommendation for you

  • Silence | book 2

    Recommendation

    Silence | book 2

    LGBTQ+ 32.8k likes

  • Touch

    Recommendation

    Touch

    BL 15.7k likes

  • Silence | book 1

    Recommendation

    Silence | book 1

    LGBTQ+ 28.2k likes

  • Blood Moon

    Recommendation

    Blood Moon

    BL 47.9k likes

  • Secunda

    Recommendation

    Secunda

    Romance Fantasy 43.7k likes

  • Primalcraft: Scourge of the Wolf

    Recommendation

    Primalcraft: Scourge of the Wolf

    BL 7.3k likes

  • feeling lucky

    Feeling lucky

    Random series you may like

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe
The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

422 views2 subscribers

Kan üzerine kurulmuş bir imparatorlukta, kehanetler savaştan bile daha tehlikelidir. Çünkü bazen dudaklardan dökülen acımasız birkaç söz, bir insanın bütün hayatını mahvedebilir. Ve belki bir gün, onun yalnızca tek bir fısıltısı bile peşinizi bırakmayan bir kâbusa dönüşebilir.

Deyanira Alisya Selene, daha doğduğu anda lanetlenmişti.

Bu dünyada kadınların birden fazla çocuk dünyaya getirmesi imkânsız kabul edilirdi. Çok eşlilik, kadınların yalnızca varis doğurmak ve kocalarına hizmet etmek için var olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Fakat Deyanira yalnız doğmamıştı.

Bir ikizi vardı.

Ne var ki insanlar için lanet olan oydu; erkek kardeşi ise ailenin altın çocuğuydu. Kim, uğursuz bir cadı olarak damgalanmış bir kadınla evlenmek isterdi ki?

En azından herkes böyle sanıyordu.

Toplumun korktuğu, kaderin yüz çevirdiği Deyanira'nın yolu; ölümsüz Tanrı'nın iradesiyle, kendisini imparatorluğun acımasız Veliaht Prensi ve Yüce Generali ile yapılan siyasi bir evliliğin içinde buldu. Soğukkanlı dehası, merhamet tanımayan otoritesi ve ardında sürüklediği karanlık gölgelerle krallıkların bile çekindiği bir adam…

Şimdi ise kaderin tahtına oturan yeni Prenses'in önünde tek bir soru vardı:

Kendisine biçilen laneti kabul edip sessizce solup gidecek miydi… Yoksa bir zamanlar kendisinden korkan dünyaya, asıl korkmaları gereken kişinin kim olduğunu mu gösterecekti?

***

Kendi yazdığım novelin İngilizce ve Türkçe çevirisini birlikte paylaşmaktayım.
Subscribe

19 episodes

Bölüm 17

Bölüm 17

8 views 1 like 0 comments


Style
More
Like
List
Comment

Prev
Next

Full
Exit
1
0
Prev
Next