***
Sabah, gri bir soğuklukla uyandım.
Gözlerimi açtığımda tavandaki işlemeleri seçemedim, çünkü başım zonkluyordu. Yatağın içinde döndüm, pamuklu çarşaflar bacaklarımda dolandı. Uyuyamamıştım. Sadece yorgunluğun içinde debelenmiş, bir sağa bir sola dönüp durmuşum. Gözlerim perdelerin arasından sızan solgun ışığa kaydı. Yastığın içine yüzümü bastırıp derin bir nefes aldım. İçimde öfke birikiyordu. Sanki, geceden kalma bir mide bulantısı gibi.
Kapının ağır kolları açıldı. Ayak sesleri, tok ve kararlı. Kafamı çevirdiğimde, Ambrose'u gördüm. Üzerinde gece kıyafeti yoktu; sabahın erken saatine rağmen siyah pantolonlar ve açık renkli keten gömleğiyle gelmişti. Saçları daha düzensiz, yüzündeki çizgiler daha sertti. Uykusuzdu ve öfkeliydi. Benden kötü olmaya hakkı yoktu...
Bakışlarımız çarpıştı. O an odadaki hava bir adımda kesildi. Bir söz etmeden yatağa birkaç adım yaklaştı, ama eliyle aradaki mesafeyi korur gibi durdu. "Yine kaçmaya çalışmışsın," dedi.
Sesinde sabır yoktu. Sanki sabaha kadar kendi öfkesini sindirmiş ama şimdi içini kusmaya hazırdı. Defansa geçtim, ''Ben kaçmaya falan çalışmadım.''
''Öyle mi?'' kollarını bağdaştırdı. Dirseklerine kadar katlı gömleğin kumaşı gerilmiş kaslarının üstünde daha da kırıştı. ''Bahçeye de bekçi dikmeli miyim? Belki atlamayı düşünürsün.''
''Güzel fikirmiş. Çoktan yapmadın mı ki?'' gururum incinmişti, sinirimi besliyordu bu alaycı tonu. ''Belki yaparım, hemen bekçilerinden bir düzine de oraya kur. Atlarsam da incinmeyeyim, eğit de köpeklerin beni havada yakalasın, tutsun!''
Çenesini sıktığını fark ettim, söyleyecek çok şeyi vardı ama tutuyordu.
''Üzgünüm seni de rezil ettim tüm Saray'a.'' konuşmaya devam ettim. ''Odamda yemeklerimi yemeye devam eder bir daha hiç çıkmam. İstersen beni bir kuleye kilitle. Yüksek bir yerde olsun ve cehennem kadar karanlık. Atlarsam çiziklerle atlatmam, ölür giderim, hak ettiğim bir ceza ne de olsa.'' Bacaklarımı yataktan sarkıttım, battaniyem yarım yamalak üzerimdeydi. ''Ne kadar havalı. Ölüm Getirenin sahibi oldun. Herkes lanetimden korkarken sen burada bana terbiye veriyorsun, General.''
''İki hafta açılman için yeterliymiş. İşte kendi özündeki gibi davranıyorsun.'' kollarını çözdü ve eli çenemi buldu. Ben tepkisiz kalınca daha sert bir şekilde tuttu. ''Sana terbiye vermek isteseydim daha erkenden sahiplenirdim seni.''
Sinirle gözlerim büyüdü. Beni gerçekten hayvan yerine koydu. Ben kendime derim ama sen diyemezsin.
''İşte sen de buymuşsun demek ki.'' gözlerim yandı, parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Moru gördüm sanki onun gözlerindeki yansımamdan.
''Ha?'' histerik bir gülüşü yuttu ve kaşlarını çattı. ''En başından beri seni korumak için burada olduğumu söyledim. Sen ise beni sürekli―''
''Kimseye güvenmediğimi söyledim! Anlamıyorsun, General. Dün gece de sadece senin yanına gelmeye çalışıyordum― söyledim onlara ama eşlik etme şartıyla bile izin vermediler. Bana burayı hapis yapmak istemiyorsun da ne istiyorsun?!''
''Onlara... ne söyledin?''
Tam olarak ne söylediğimi mi duymak istiyordu?
''Dediğimde ciddi değildim― yani onlara dediğim şey senin yanına gitmek içindi...''
''Yine de. Tam olarak ne söyledin?''
Utançla dudaklarım büzüldü ama kaşlarımı çatmaya devam ettim, ''Generali özlediğimi... isterlerse de bana eşlik etmelerini...''
Elini çenemden çekmeden alt dudağımı okşadı. Dilim dudaklarımda bıraktığı izi geçmek istedi ama ben gözlerine bakmaya devam ettim.
''Anladım. Kahvaltını getirmelerini söyleyeceğim.'' döndü ve gitti. Ben de ayağa kalktım çünkü konuşmamız bitmemişti. Neven'ın bana dediklerinden bahsetmem gerekirdi. Bu anı beklemişler gibi hizmetkarlar içeri girdi ellerinde tepsiler.
''Prenses, kahvaltını―'' esip geçtim yanlarından. ''Prenses?''
Ambrose çoktan kaybolmuştu koridordan. Merdivenlere kadar yürümeye karar verdim en azından görürdüm ne tarafa gittiğini ama çok gitmeme gerek kalmadı koridorun diğer tarafından sesi geliyordu.
Bulanık sesler de vardı ama onunki o kadar yüksek ve sertti ki buradan bile duyabiliyordum.
''...''
''...''
''Sizi Prensesi tehlikelerden korumanız için seçmiştim. Onu benden korumanız için değil. Karım beni özlüyor ve siz ona eşlik edip onu odama getirmekten aciz mi kalıyorsunuz? Karım bana ulaşmak istediğinde kimse araya giremez. Bunu unutan olursa, bedelini hayatıyla öder."
''Efendim biz―''
''Hanginiz?.. Evet, söyleyin buna hanginiz cüret etti?'' tonu daha da karardı.
Yerimi belli etmeden başımı çevirdim, dört bekçi de başını eğmiş karşı çıkmaktan korkuyordu... Yani Neven'ın dediklerini söylersem de böyle bir sahne mi yaşanırdı? Bedelini hayatıyla öder miydi?
Daha fazla beklersem sanki başlarını kesip Ambrose'un avucuna bırakacaklardı. Yerimi belli etmeden daha fazla izleyemezdim. Ambrose'un sesi her yankılandığında bekçilerin omuzları düşüyor, duvarlar bile sarsılıyormuş gibi hissediliyordu.
Adımlarımı hızla ama sessizce attım. Tam köşeyi döndüm ki—
"Ambrose!"
Bir anlığına her şey sustu. Bekçiler başlarını biraz daha eğdi. Ambrose ise, arkasını dönmeden bir an durdu. Omuzlarındaki gerilim hâlâ hissediliyordu.
"Lütfen," dedim daha yumuşak bir sesle, "Yeter." Arkasını yavaşça döndü. Gözleri öfkeyle parlıyordu ama beni gördüğünde o parıltı kırıldı. Yine de ifadesi değişmedi.
"Prenses, bu mesele seni ilgilendirmez," dedi sert bir tonla.
"Tam aksine," diye karşılık verdim, adımlarımı ona doğru atarak. "Bu mesele beni doğrudan ilgilendiriyor. Bekçiler sadece görevlerini yapıyorlardı. Onlara bu şekilde davranman haksızlık olur."
Ambrose, derin bir nefes aldı, ancak öfkesi henüz dinmemişti. "Görevleri seni benden uzak tutmak değildi."
Elimi Ambrose'un koluna koydum. "Benim güvenliğim için ellerinden geleni yapıyorlar. Lütfen, onları cezalandırma. Onlar sadık hizmetkârlar."
Ambrose, önce elime sonra gözlerine baktı. İçindeki öfke, anlamlandıramadığım bir şaşkınlığa evrilmişti ama belli de etmedik. ''Böyle bir şey bir daha tekrarlanırsa sizi Prenses bile kurtaramaz.''
Endişemi gizlemesini umarak gülümsedim, "Hadi, birlikte kahvaltı edelim. Konuşmamız gereken şeyler var."
Ambrose sanki sabahı benimle geçirmek istemiyormuş gibi iç çekti ama beni bir anca kucağına alınca gerildim. ''Yine mi çıplak ayaklarınla etrafta dolaşıyorsun?''
''Ama o zaman babetim vardı...''
''Şimdi onlar da yok, haklısın.'' beni odaya kadar kucağında taşıdı.
Odadaki hizmetkarlar ikinci bir servisi daha açtı ve içecek çeşitlerini sundular.
''Servisi hallederiz, gidin.'' Ambrose'un emriyle çıktılar. Renk renk şişeler vardı içlerinde buzlar. Beni koltuğa yerleştirdikten sonra sormaya başladı. ''Gül şerbeti mi istersin yoksa naneli limonata mı?''
Hahaha ha... Yine mi servisler sizden?
''Fark etmez... Sen?''
İkisinden de kadehe doldurdu ve önüme koydu. ''Dene bakalım. Hangisi güzel söyle.''
Bir an kendimi çeşnicibaşı gibi hissettim ama başımı sallayıp iki elimle de büyük inci kadehlerden tek tek kaldırıp yudum aldım. Sanki iki kadeh sunmuştu ceza niyetinde ve birinde zehir vardı... Hayatımı bitirecek olanı mı seçecektim yoksa bir gün daha ayın doğuşunu görebilecek miydim?.. Öyle hissettirdi yani kısacası. Tatlara gelince; gül şerbetinin tadı daha farklı fakat iyi anlamda. Hem şekerliydi hem krem gibiydi tadı, tuhaf ama birkaç yudum daha almanı istetecek türden.
''Bu...'' gül şerbetinin kadehini işaret ettim.
Yanıma oturdu ve naneli limonatayı kendi tarafına çekti. Bu yaptığı bir an aklımı karıştırmıştı. Yani beğendiğimi bana bıraktı ama yudumladığım diğer kadehteki beğenmediğim tadı kötü limonatayı kendisine almayı kabullenmiş miydi? Yanaklarımda bir sıcaklık hissettim. Herhalde ikisini de seviyordu, sorun etmemişti.
Ambrose yanımda otururken bile hâlâ düşüncelerinden tam sıyrılamamış gibiydi. Parmakları kadehin camında geziniyor, gözleri ise bir an dudaklarıma, bir an yüzüme kayıyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını bilmiyor gibiydi. Ben de içimde taşıdığım o ağır yükü açmak istiyordum ama kelimeler, dudaklarımdan dökülmek için cesaret arıyordu.
Ben öylesine kaçmadım. İkinci bir eşten korktum. Neven bana neler söyledi bir bilsen...
"Ambrose..." dedim yavaşça, sesi fazla yükseltmeden.
Kaşları hafifçe çatıldı. "Evet?" bunu bekliyor gibiydi.
Tam konuşacaktım ki, o anda kapı üç kez sertçe vuruldu.
Ambrose'un bakışları hemen kapıya kaydı. İçeri girmeye cüret edebilecek kişi sayılıydı. Kapı aralandığında içeriye giren siyah pelerinli iki şövalyenin adımları taş zemine sertçe çarpıyordu. Göğüslerinde hanedanlık armasını taşıyorlardı.
"Yüce Generalim," dedi biri, diz çökerek. "Aciliyet arz eden bir haberle geldik."
Ambrose ayağa kalktı. Bir an önceki mahmurluk, yumuşaklık yok olmuştu. Gözleri yine o tanıdık sertliğe bürünmüştü. "Söyleyin."
"Svanorth İmparatorluğu... Sylvarath eyaletinin ordusuna Svan şövalyesi karıştırmış. Sınırda isyan başladı. Halk, yerel valiye karşı ayaklandı. Seçkin şövalyelerimiz saldırıya uğradı. Lider geri çekilmek zorunda kaldı."
Ambrose'un çenesi gerildi. Ellerini yumruk yapıp birkaç adım attı. Sonra döndü, emreder gibi konuştu: "Komutanları çağırın. Meclis odasında toplanacağız. Yarım saat içinde."
"Emredersiniz!"
Şövalyeler çıkarken kapı arkasından tekrar sessizlik çöktü.
O ise gözlerini bana çevirdi. Yüzü artık sadece soğuktu, duygulardan sıyrılmıştı. Yavaşça yanıma yürüdü. "Söylemek istediğin bir şey vardı."
Başımı hafifçe salladım ama sesim çıkmadı. Şimdi doğru zaman değildi. "Yok," dedim. "Sadece... dikkatli ol." Sırtını çevirdi ama sesim onu durdurdu, ''Bu... büyük bir sorun mu?''
''Öyle.''
Öylece gitti.
***
Prenses Amorette ile birlikte çay içiyorduk bahçede. İki saat geçmişti ve ses soluk yoktu Ambrose'dan. ''Svanorth İmparatorluğu hakkında ne biliyorsunuz, Prenses?'' sordum. Çayımdaki gül yaprakları bana şerbeti, şerbet ise soğuyan Ambrose'u hatırlatıyordu. Sıcacık çayın tadı benim için buz gibiydi.
''Sıcak suya inemeyesiciler...'' çayından bir yudum aldı. ''Sıcak sulara liman almak için canlarını verirler. Buz gibi bir İmparatorluk. Bizim de soğuk eyaletlerimiz var Batıda fakat sıcak topraklara da sahibiz. Onlar ise sadece soğuğa alışık. Sonsuz kar ve buz dağları...''
''Öyle... Sylvarath Eyaleti ise doğu saraylarının bahçeleriyle ünlü bölgesi değil mi? Sıcak suya ulaşmak için bahar bahçelerini kolluyorlar.''
''Haklısınız, Prenses ama bu sizin ilginizi neden çekiyor? Majesteleri gitmeden onu sakinleştirmeli ve tatmin etmelisiniz. Kendisini oldukça savaşa hazır hissetmeli. Yalnızca o kadar. Gerisi Prenseslerin alanı değil.''
''Bu... savaşa kadar gider mi yani?''
Tam o anda, bahçenin taş yolunda metal zırhların yankısı duyuldu. Bir hizmetkâr eğilerek kulağıma fısıldadı, "Majesteleri hazırlıklarını tamamlamak üzere, yola çıkmadan önce sizi görmek istiyor."
Kalbim o anda yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen ayağa kalktım. Amorette, şüphesiz yüzümdeki telaşı görmüştü ama bir şey demedi. Elbisesinin eteklerini düzeltti, çayından son yudumu aldı. Ambrose'u çalışma odasında buldum. Haritalar masaya yayılmıştı, yanında kimse kalmamıştı. Sadece o ve düşüncelerinin yükü vardı.
Kapıyı kapattığımda gözlerini bana çevirdi. Bu kez duygusuz değildi ama katıydı. ''Gidiyorum.'' kısa ve net.
Yutkundum. "Ben de gelmek istiyorum."
Kaşlarını çattı. "Nereye?.. Gezmeye gitmiyorum, Deyanira." bir eli masada haritaların üzerinde. Bir eyalet avcunun altında kalmıştı.
''Orası senin savaş alanınsa burası da benim savaş alanım. Beni savaşta yalnız bırakamazsın.''
"Hayır," dedi hemen, sert ve kesin. "Savaş alanı bir prensesin yeri değil.. Bulunduğun topraklar benim toprağım, burada sana senden başkası zarar veremez. Cüret edemez."
"Yanında daha güvende olmayacak mıyım?'' onu yumuşatmaya çalıştım.
İşe yaramadı. Ambrose birkaç adım bana yaklaştı, bakışları sertleşmişti. "Beni duymadın galiba. Savaşa gidiyorum, seni korumaya değil."
Yutkunamadım, gözlerim haritalara, kağıtlara kaydı. "Söz veriyorum bir daha kaçmaya çalışmayacağım. N'olur beni de yanına al, Ambrose.''
İç çekti, küçük bir çocukla uğraşmaktan bıkmış olmalıydı. ''Sanki burada seni yiyecekler, Deyanira... Eskiden olanları unutmalısın. Onlar bir daha tekrarlanmayacak. Ayrıca orası soğuktur.''
''Hemen savaş açacak mısın ki? Konuşulmayacak mı?..''
''Adamlarının kellelerini alacağım ve kendi ellerimle İmparatorun yanına getireceğim. Konuşmak isterse o kan damlayan başların önünde konuşulacak.''
''B-Bunu yapma.'' hayal edebildiğim için elim kalbime gitti. ''Bu bir savaş çağrısı.''
''Benim toprağıma hain sokup orduyu darbeye zorlamak da bir savaş çağrısı. Ne sandı özerklik mi elde edecekti eyalet? Sonradan onun himayesine girecek??''
''Baksana... Çok sinirleniyorsun! Prenses Amorette seni sakinleştirmenin benim görevim olduğunu söyledi..!''
Elleri eski kağıtlardan koptu ve belimi buldu. ''Sana sinirli değil miyim sanki? Prenses... Sen beni sakinleştiremezsin.''
Yanaklarım yandı, yüzü çok yakındı. ''Bu sizin suçunuz, General... Ç-Çok sinirlisiniz, sürekli sinirlisiniz.'' kaşlarımı çattım bakışlarının altında ezilmemek adına.
Burnu burnuma değdi. Bir eli sırtıma diğeri ise boynuma yerleşti ben ise sanki bu yardım edermiş gibi parmak uçlarıma çıkıp kendimi yanımda kalan çalışma masasına yasladım. Nefeslerimiz birbirine karışınca ellerimi nereye koyacağımı şaşırdım. Beni öpecek kadar yakındı ama öpmüyordu. Sanki dudaklarımdan ruhumu emiyordu ve başımı döndürüyordu.
Çenesini eğdi ve boynuma sokuldu yüzü. Kokumu içine çektikten sonra geri çekildi.
''Seni burada bırakırsam da kaçarsın şimdi... Muhafızlara rağmen. Benimle geleceksin ama bir saniye olsun yanımdan ayrılmak yok...'' sesi koyultulmuş ve yoğunlaşmıştı.
Galibiyet galibiyettir...

Comments (0)
See all