Başımı salladım hemen hazırlıklar için odama dönmeye karar verdim. Koridora adım attığımda koridorun sonundaki Neven'ı gördüm. Görmezden gelip odama yürüdüm ama Neven peşimden geldi.
''Prenses, kaçıyor musunuz?'' Sesindeki o alay sinirlerime dokunuyordu. ''Orman başarısız olunca bir odanız mı kaldı şimdi? O kadar korkuttum mu sizi?'' dudaklarındaki gülüşü duyabiliyordum.
''Evet kaçıyorum. Savaşa kaçıyorum, Prens Neven. Geliyor musunuz?'' yüzündeki başarısızlığı okumak için başımı çevirdim.
Tam da aradığım yerdeydi.
''İzninizle, eşim bekliyor... İmparatoru bekletmek istemeyiz.'' kimin karısı olduğumu bil, seni haysiyetsiz...
Yoluma devam ettim hızlı adımlarla, hizmetkarlara verdiğim işaretle peşimden geldiler. Yanımda getireceğim şeyleri ve beni hazırladılar. Çok fazla kişi bir anda çalıştığı için işleri erkenden bitmişti. Herkesin aklından geçenleri biliyordum.
''Prenses de mi savaşa gidiyor?''
''Gerçekten Majesteleri karısının lanetiyle birilerini korkutmak istiyor olsa gerek.''
''Majesteleri karısından ayrı kalamıyor mu yoksa?''
''Eşi Savaş öncesi kocasını hazırlamayacaksa neden var?''
''Ya gidip ölürse?''
''Hangisi ölürse? Hahaha... O uğursuz lanetini Generale bırakmasın da.''
ve daha bir sürü şey...
Pek ala kalın kıyafetlerle çevrilmiş bedenim ve kürklü pelerine sarılmıştım. Bu kıyafetler oldukça ağırdı ve etrafta koşuşturmaya izin vermeyen türdendi. Bunu sen istedin, Deyanira. O yüzden kabulleniyorum zaten... Atlı arabalar çoktan hazırlanmıştı. Acaba atım Liora da gelebilecek miydi? Tenebris'in geleceği kesindi. Ormana kaçtığımdan beri Liora'yı görememiştim sanki Ambrose beni onunla tanıştırdığına pişmandı, at sürmeyi öğrettiğine de. Hala iyi bir binici değildim fakat kaçacak kadar yeteneğim olmuştu, büyük tecrübe. Bir daha bana ipleri vermez herhalde...
Acaba Ambrose ne düşünüyordu? Eşinin onun yanında olması gerektiğinin iyi olacağını anlamış mıydı yoksa beni sadece ayak bağı mı olarak düşünüyordu. Tabii onun gibi bir adam önüne gelenin kellesini alacağı için ben ayak bağına daha yakın olmalıydım.
Şövalyeler atlı arabanın kapısını açtığında içeriye çoktan yerleşmiş Ambrose'u gördüm. Gözleri ormanın yeşilliklerini, koyu saçları ise geceyi andıran koyu pelerinini hatırlatıyordu. Genel olarak giyimlerimiz açık mavi ve beyazdı. Yakında kalan kara ön hazırlıktı. Karşısına oturdum. O bir sırayı neredeyse kaplarken ben onun bıraktığı küçük boşluğa sığacak kadar küçük kalıyordum karşısında.
''Daha önce at arabasında uzun bir yolculuk yapmış mıydınız, Prenses?''
''Hayır, Majesteleri...'' iç çektim.
Sesi alaycı bir sinire büründü fakat öyle ateşlisinden değil, soğuk bir buz gibi batan türden. ''Seni ilk gezinde savaşa götürmem tam da bana yakışır bir hareket.''
''İnsanlar zaten beni aşağılıyor, sizin de böyle konuşmanıza lüzum yok.'' Kaşlarım çatıldı.
''Bunlar hangi ölümlüler?''
İsim ver ve ölümü tatsınlar...
Bir an bocaladım. Sustuğumu görünce vurguladı: "Söyle adlarını. Ben de onların sesini keseyim."
Yutkundum. "Beni korumak için mi, cezalandırmak için mi?"
"Senin adını ağzına alan her çürümüş ruh cezalandırılmayı hak eder. Bu kadar basit." Gözlerini üzerime dikti. "Benim karım olduğundan beri, seni inciten tek bir kelime söylemeye cesaret edememeliler.."
"İnsanlar yalnızca benim değil, senin de kararını sorguluyor." dedim başımı çevirerek. "Beni neden getirdiğini soruyorlar. Kimi uğursuzluk diyor, kimi zayıflık."
"Ve sen onları mı dinliyorsun?" diye sordu, sesi buz gibi soğuktu bu kez. "Benim sesim yetmiyor mu sana?"
"Senin sesin beni zincirliyor!" dedim bir anda, kelimeler patladı. "Kaçtığımda özgür kalmaya çalışmıyordum sadece... Sadece... nefes almaya çalışıyordum. Prenses Amorette ile gittiğimiz çay partisinde bile diğer leydiler sanki eline oyuncak verilmiş bir çocuğu oyalamışsın gibi, ki o çocuk ben oluyorum oyuncak ise ikinci bir eşin gelmeyeceği yalanı, gülüşlerini saklamaya bile çalışmadılar resmen."
Bir anlık sessizlik. Sonra, dizini kırıp bana doğru biraz eğildi. ''O şımarık leydilerin dediklerine mi inanıyorsun yani?''
Gözlerim kucağımdaki boş avuçlarıma düştü. İnanılması zor şeyleri yapan sensin, sana inanmam daha zor.
"O zaman şimdi iyi dinle, Deyanira." dedi, sesi yavaş ama derindi. "Sana defalarca söyledim, ikinci bir kadın olmayacak. Gerekirse birbirimizi asla sevmeyelim, nefret edelim ama bu fikrim değişmeyecek. Bundan sonra sadece yanımda olacaksın. Gözümün önünden bir adım uzaklaşmayacaksın. Çünkü nefes almak istiyorsan... bende senin havanım artık." otoriter sesi başımı eğdirmeye zorluyor ama bu 'teslim olma Deyanira' diyen iç sesimi daha da kışkırtıyordu.
Başımı çevirdim ama bakışlarımdaki buğuyu gizleyemedim. Yine de teslim olmamıştım.
"Güya bana taktığın zincirleri sevmiyorsun" dedim. "Ama onları bana taktığın için çok rahatsız da görünmüyorsun." onu iğnelemek, ona baş kaldırmaya ihtiyaç duydum.
Gülümsedi. Tehlikeli bir sabırla. "Çünkü sen bir başkasının zincirinde yok olamazsın. Bu yüzden sadece ben takabilirim."
Araba ilerlerken içimde hem ateş, hem buz birikti. Savaşa gidiyorduk ve ben kendi savaşımı sarayda bıraktığımı sanmıştım ama ben savaşı çoktan yanı başımda bulmuştum.
***
Gün batarken gökyüzü turuncuya çalan morlara büründü. Konaklama yeri bir av köşküne benziyordu, fakat oldukça sade ve askeri düzene uygundu. Şövalyeler çevrede konuşlanırken hizmetkârlar hazırlıklara başladı. Yorgunluk yüzlere yansımıştı, ama en çok da içimde hissediliyordu. Benim özel hizmetçilerimden iki tanesi de bizimle gelmişti, benim bakımımla ilgilenmeleri için. Normalde daha fazlası gelirdi ama olası savaş ileri karıştırıyordu, Ambrose'un bu ikisinin gelmesine izin vermesi bile şaşırtıcıydı. Onları getirtmeyip beni yorarak daha da cezalandırabilirdi. Kapıdaki savaşın gerilimini daha çok hissederdim.
Odaya getirildiğimde bakışlarım etrafı süzdü. Tek bir yatak vardı. Büyük, koyu ahşap çerçeveli, örtüleri lacivert ve gümüş tonlarında bir yatak. Geceliğim çoktan sandıktan çıkarılmış, yatağın kenarına bırakılmıştı. Sanki herkes aynı fikirdeymiş gibi.
Burası ikimizin kalacağı odaydı.
Elimi boğazıma götürdüm. Nefesim hızlanıyordu. 3 haftalık evlilik... Gerçi hâlâ ne kadar evliydik, tartışılırdı. Zira o hâlâ bana 'Prenses' diyordu çoğu zaman. Ben de ona 'Majesteleri'. Çözülmesi gereken çok fazla bağ vardı ve yalnızca kıyafetler değildi mesele olan.
"Üşüyorsan ateşi arttırabilirim." dedi arkamdan gelen sesiyle.
Sıçradım. Ambrose kapıdaydı. Henüz zırhını çıkarmamıştı ama pelerinini çıkarmıştı; göğsü geniş, duruşu hâlâ askeriydi.
"Hayır... Hayır, gerek yok." dedim, bakışlarımı kaçırarak. Ellerimle eteğimi düzeltmeye çalıştım, oysa bozulmuş bir şey yoktu. Kürkümü de zaten almışlardı hizmetçiler.
Ambrose sessizce içeri girdi. Çantasını yatağın kenarına bıraktı. Ardından bana baktı, yüzünde duygusuz gibi görünen ama içinde bir şeyler taşıyan o tanıdık ifade. "Yatağın solunu tercih ederim." dedi sadece. Emir gibi değildi ama açıklama gibiydi. Ona 'peki' ya da 'tamam' bile diyemedim. Sol taraf kapıya bakan taraftı.
Oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Ben hâlâ ayakta dikiliyordum. Sonra döndü, beni baştan aşağı inceledi. "Korkuyor musun benden?"
Aniden?― "Hayır. Sadece... kendimi garip hissediyorum." dedim.
''Pişman mı oldun geldiğine?''
Hemen başımı salladım. Bu kararımdan pişman olduğumu duyarsa bir daha hiçbir ısrarımı dinlemezdi! ''Hayır, hayır! Ben sadece aynı yatağı paylaşacağımızı unutmuşum. Bu yatak da Saraydaki gibi değil, küçük...''
Aklımdan Amorette'nin çay içerken dedikleri geldi. Onu savaşa hazırlamak ve sakinleştirmek hakkında...
Kaşlarını çattı ama öfkeyle değil, duraksayarak. "Benimle aynı yatakta yatacaksın diye sana dokunacağımı mı düşündün?"
Gözlerim büyüdü. Utanmıştım. Sessizlik içinde başımı eğdim.
Başını salladı ve nefes verdi, "Deyanira..." dedi. Sesi yavaşça yumuşamıştı, "Seninle evlendim ama seni korkutarak kazandığım hiçbir şey istemem. O yatakta sana huzur vermeyeceğim gün, orada yerim yok. Bunu daha ilk gecemizde belli ettiğimi sanıyordum."
Boğazım düğümlendi. Bu kadar... net, bu kadar ağırdı sözleri.
Ekledi sakince, ''Kaçtığın gece o kulübede, bana sırnaşmak için kıvranıyordun.''
Başta öğüt veriyormuş gibi güvende olduğumun teminatını veriyordu sonra da yaptıklarımı utanmazca yüzüme vuruyordu... Ayıptır ya.
Yanaklarım kızardı, bunu nasıl düz bir ifadeyle söyleyebiliyordu? ''Deli gibi üşüyordum o gece!'' odanın bir köşesinde durmaktansa yaklaştım.
''Şömineyi söndürmeli miyim?''
Utandım.
Bu ne demekti şimdi?
Yine öyle kıvranmamı mı istiyordu?
Sinirleniyor muyum yoksa bu sıcaklık sadece utanç duygusunun bir getirisi miydi bilmiyordum.
Sessizliğime el uzattı. ''Sinirlendiğinde kahvelerin mora bulanıyor. Bunu hiç fark etmiş miydin, Deyanira?''
Gözlerim... O da bunu fark etmiş miydi?
Elimi tuttu ve beni biraz daha çekti.
''Anlamadım?..'' mırıldandım. ''Aslında... Öyle değil.''
''Hmm... Aslında öyle değil mi?'' dediklerimi sakince tekrarlamıştı. Tonumu taklit ediyordu ama mimikleri hafif gülümser, alay edici(?). Avucundaymışım gibi oynuyordu yine işte. Isırmam gerekiyordu ama nereyi?
Olduğum yerde yerin dibine girdiğimi hissettim. ''Amorette, seni savaşa hazırlamamı söylemişti.'' bunu 'fakat yapamam' tonunda söylediğim için anlamıştı derdimi.
"Sırtımı dönerim, bunun için mi endişeleniyorsun?" dedi. "Senin tarafına bakmam bile. Ama aynı yatakta yatmak gerekiyorsa, bu yalnızca birbirimize alışmamız içindir. Başka bir sebebi yok, henüz."
Başımı yavaşça kaldırdım. Henüz?.. ''Üstümü değiştirmem gerek.''
''Bu kervanın yakında bir banyosu yok, burada değiştir.''
Tek değiştirebileceğim yer burası yani?.. Elimi bıraktı ve geceliğe ulaşmama izin verdi. Arkasına geçtim ve üstümdekileri çıkarmaya başladım. Ağır katlar ayaklarıma düşerken sırtım hala ona dönüktü. O da kıyafetlerini çıkarmaya başlamış olacak ki zırhının ve parçaların sesini duydum. Üstümü giymiştim; beyaz, tül, uzun bir gecelik. Fakat ona bakamıyordum. Ay, sanki hiç görmedim onu havluyla... üstü havlusuz ve altı havlulu veya her neyse... Neden bu kadar utanıyorum ki şimdi?
Gözlerim yeri izlerken döndüm üstünü giyiyordu, gözüm istemsizce görmüştü. Yatağa uzandım ama tamamen yayılamadım, arkamı ona döndüm. İşte sağ taraftaydım. Güneşin doğduğu yönde. O da batan sola geçti. Olabildiğince yatağın en köşesine kıvrıldım. Sırtımı ona döndüm, o da sırtını bana.
''Ambrose?..''
''Hm?''
''Liora da bizimle geliyor mu?''
''Gelmesini mi istersin?''
Geliyor mu gelmiyor mu? Tch... ''Ona ihtiyacım var. Tenebris seninle... peki ya ben ve Liora?''
''Geliyor ama üzerine binmeyeceksin, Prenses.''
Ufladım, ''Birazcık bile mi?..'' Sesim o kadar masum çıktı ki kaçmamışım sanki daha önce. ''Sabah onu görebilir miyim?..''
''Bakarız...''
Başımı salladım, yüzüm yastığa daha da gömüldü. ''Mhm...'' gözlerimi rızamla kapadım ama ne zaman uyuya kaldığımı fark edemedim.
***
Ambrose hala uyuyorken uyandım. Geceliğimin sabahlığını üzerime aldım ve odadan çıktım. Bekçiler, Saraydakinden farklıydı ama belli ki bunlar da kaçmayayım diye yanaşmıştı bana. ''Majesteleri, Liora'yı görebileceğimi söyledi. Beni ona götürür müsünüz?''
Başlarını salladılar ve dışarıya eşlik ettiler. ''Prenses, pelerininizi getirelim mi? Üşümeyecek misiniz?''
Sarayın soğuk sabahı bile bundan sıcaktı. En azından güneş vardı. Burada ise gökyüzü aydınlık ama kapalıydı. Dışarı adımımı atınca üşüdüm aslında ama güçlü gözükmeye çalışarak, ''Gerek yok, kısa sürecek.'' dedim.
Liora yine Tenebris'in yanındaydı. Bize benzetmişim ama ben Liora kadar sadık değildim Tenebris'ime... Beyaz atıma yaklaştım ve elimi uzattım.
''Liora... Üzgünüm... Affet beni, kızım... İyi misin?'' okşadım onu.
Tenebris başını kaldırmış uysal eşini ve beni yukarıdan koruyucu bir şekilde izliyordu.
Liora belli belirsiz sesler çıkardı ama sevmem hoşuna gitmişti. ''Özledin mi beni? O gece çok endişelendim. Gerçekten. Amacım seni incitmek değildi... Ne kadar korkmuşsundur... Ya sana bir şey olsaydı? Kendimi affedemezdim.'' gözlerim doldu. Belki de henüz onu iyi bir şekilde tanımıyordum ama ona zarar geleceğine hepsi bana gelsin....
Arkamdan gelen hızlı adımları duydum, ''Deyanira.''
Tenebris çoktan farkındaydı Ambrose'un gelişini, gayet tepkisizdi. Ben ve Liora ise gözlerimizi ona çevirdik.
''Ambrose?''
''Yanımdan ayrılma diye tembihlemiştim.'' sinirle iç çekti. ''Üstüne bir şey bile almamışsın. Tanrım.'' Kendisi de yataktan kalktığı gibi dışarı atılmış olsa gerek, pelerini yoktu. Ona döndüm, kollarımı tuttu. ''Bu incecik şeylerle...'' beni kendisine çekti. ''Daha sonra görüşeceksiniz, Liora.''
O bile bir açıklama almıştı ben ise sadece eylemlerle çevriliydim.
Ambrose, bekçilere bir bakış attı ve bizi izlemeyi kestiler.
''Üşümüyorum.'' dedim.
''Evet, buz gibi olmuşsun.''
''Zaten böyleydim...''
''Yatağımda bu kadar soğuk bırakır mıyım seni? Yalanlara bak...''
Gözümü kaçırdım, ''Liora'yı görmem için izin vermiştin.''
''Bakarız demiştim. Daha ilk sabahtan sözümü çiğnedin.''
Ya hayır... ''Bekçilerle geldim çiğnesem tek gelirdim.''
Beni yine kucağına kaldırdı. ''Seni yatağa zincirleyeceğim.''
''Ha ha ha... Gerçekten çok komik...''
''Komik? Sana komik geldi demek... Beni ciddiye almıyorsun, öyle mi Prenses?'' sesi tahmin ettiğimden de yumuşaktı. Kızgın değildi. Sadece benimle uğraşıyordu.
''Hey...!'' ben ise yalnızca kızarıyordum.

Comments (0)
See all