Please note that Tapas no longer supports Internet Explorer.
We recommend upgrading to the latest Microsoft Edge, Google Chrome, or Firefox.
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
Publish
Home
Comics
Novels
Community
Mature
More
Help Discord Forums Newsfeed Contact Merch Shop
__anonymous__
__anonymous__
0
  • Publish
  • Ink shop
  • Redeem code
  • Settings
  • Log out

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

Bölüm 20

Bölüm 20

Aug 20, 2026

Bıkkınlıkla yine vagona binmiştim. Ambrose henüz içeri girmemişti. Ben de bu sırada, kişisel hizmetçilerimin neden bir yolculukta bile nefesimi kesecek kadar sıkı bir şekilde korse bağladıklarını düşünüyordum.  Sonra neden ince giyinmişsin diyor... Gecelikle üşümek, kat kat bir kıyafetin altında boğulmaktan daha iyiydi. Sanırım gerçekten çocuk sahibi olmayacağımı düşünüyorlar. Yoksa yeni evli bir Prenses'i bu kadar sıkmazlardı.

Ambrose bindiğinde ister istemez toparlanıp biraz küçüldüm. Gerek yoktu aslında... Ama ben ne kadar az alan kaplarsam, o kadar güvende hissederdim. Atlar hareket etmeye başladığında gözlerimi pencereye diktim. Manzara pek değişmiyordu: önce koyu gövdeli kalın ağaçlar, sonra daha narin, ince dallı olanlar ve sonra yeniden devasa gövdeler... Sanki orman bile bir düzen içinde nefes alıyordu.

Ben ise bütün bu oksijenin içinde, nefes almakta zorlanıyordum. Sıkı bir korse, ağır katmanlı elbise ve sürekli dik oturmak... Tanrım. Yardım et. Bayılacağım birazdan.

''İyi misin, Prenses?''

Zaten ona bakıyormuşum ama o kadar iç dünyama dalmıştım ki fark bile etmemişim.

''İyiyim.''

''Pek iyi görünmüyorsun... Mola için durmalarını söyleyeyim.''

''Y-Yok, lüzum yok. Sadece korsem biraz... sıkıyor. Bilseydim yemek yemezdim...'' bahane ettim ama etmesem daha iyiydi. Konu yemek olunca yememeyi bir seçenek olarak bana sunmuyordu.

"Gel böyle. İplerini gevşetmeme izin ver."

"Burada mı? N–Nasıl yapacaksın? Zahmet etme," dedim utançla ellerimi savurarak.

Ama o hiç cevap vermedi. Belime uzandı, nazikçe çekti ve bir hamlede kendine yaklaştırdı. Sırtım onun göğsüne yaslandığında, bedenim istemsizce kasıldı. Kucak pozisyonunda oturuyordum artık. Vagon hafifçe sallanıyordu ama o beni bir taş gibi sağlam tutuyordu.

Elini sırtıma götürdüğünde, içgüdüsel olarak yüzümü ileride tuttum, arkama bakma hakkım yokmuş gibi.

Sonra—parmakları yavaşça elbisenin arka düğmelerini çözdü. Sessizlikte yalnızca atların toynak sesi, kumaşın sürtünmesi ve arada kendi nefesim duyuluyordu. Korsenin ince iplerine ulaştığında, parmakları dikkatle çözmeye başladı. Her hareketi yavaş, sabırlı ve ölçülüydü. Ne acele ediyor ne de duruyordu. Arada bir nefesi tenime değdiğinde ürperdim. Ama ne ben kıpırdadım, ne o bir şey söyledi.

Sanki o an yalnızca gevşeyen bağcıklar vardı ve... ben. 

Bir süre sonra, içimdeki sıkışıklık azalmaya başladı. Göğsüm, ilk kez tam bir nefes alabildim. Nefes almaya olan açgözlülüğümü belli etmemeye çalıştım. Ellerim göğüslerime gitti, korsemle uğraşırken düşmemesi adına.

''Ne kadar çok ip varmış...'' mırıldandı ama siniri bozulduğundan değildi. 

Ambrose, diğer bağcıkları da çözerken nefesim bir anlığına boğazımda düğümlendi.
Korse gevşedikçe içimdeki gerilim azalıyordu ama... başka bir gerilim büyüyordu. Bedenim ona bu kadar yakınken, sıcaklığını bu kadar doğrudan hissediyorken... zihnim de, kalbim de huzursuzdu.  Ama o hâlâ çok sakindi.

Parmakları dikkatle son ipleri çözerken bile nefes alışları dengeliydi. Bense... kendi nefesimi kontrol edemiyordum.

"Daha iyi mi?" diye fısıldadı. Ses tonunda ne alay vardı, ne şefkat. Sadece... duru bir ilgi.

"Evet... sanırım," dedim başımı yana çevirerek. Sesim titrekti.

O karman çorman ve sıkıca bağlanıp keskin düğümler atılmış korseyi çözebilmesi şaşırtıcıydı. İplerden birini dudağının arasına aldı. Birkaçı daha çözüldü. Parmakları derimin üzerinden geçmeye başladığında geri bağladığını anladım ama asla sıkmıyordu. Nefes almam için bıraktığı o alanı ustalıkla koruyordu. Kalbim öyle bir atıyordu ki, her an duyulacak sandım. Nefesim kısa kısa gelip gidiyordu. Ne kadar hareketsiz durmaya çalışsam da, göğsümün iniş çıkışını durduramıyordum. Ambrose'un bir şey hissettiğine emindim. Hissediyordu. Anlamış olmalıydı.

Ama hiçbir şey söylemedi. Yalnızca elini belime koyup, beni sabitledi. Kendimi toparlamam için. Ya da... kendisi için.

Tam o sırada... Vagonun dışından bir ses duyuldu. Atlar durmuştu. Ve sonra—

Kapı açıldı. Kapıda duran şövalye, birkaç saniye duraksadı. Gözleri ikimizin konumunda—ben Ambrose'un kucağında, elbisem yarı çözülmüş bir halde, yüzümde kızarmış bir şaşkınlık... Ve Ambrose'un hâlâ beni tutan kolu.

O aptalca bir öksürük sesi çıkardı.

"Af... affedersiniz. Hazır olduğunuzda yola devam edebiliriz, Lordum."

Kapının sesi bile utanmış gibiydi. Ben... nefes bile alamıyordum. Yüzüm kızarmış, yutkunamamıştım. Ambrose ise... önce tek kaşını kaldırdı. Sonra dudaklarıyla belli belirsiz bir gülümseme yaptı. Ne benimle dalga geçiyordu, ne de özür diliyordu. Sadece olanı olduğu gibi kabul ediyordu. Ben yerin dibine girmeyi dilerken o hâlâ sakindi. Elbisemi aynı yavaşlıkta kapattı.

"Sanırım şimdi daha rahatsın," dedi.

Ben bir şey diyemedim. Ama kalbim... arabanın tekerleklerinden hızlı atmıştı.

''Dışarıya bakmam gerek, beni neden çağırdıklarını öğreneceğim. Sende burada nefesini topla.'' beni kucağından indirmeden bunları kulağıma söyledi. Yapabilirken kalktım ve geri yerime geçtim. Gözlerim ona bakmaya cesaret edemedi. İnerken bile arkasından bakamadım...

***

Ambrose arabadan indiğinde gözleri hızla şövalyeye kaydı. Genç adam başını eğmiş, hiçbir şey görmemiş gibi davranıyordu. Ama Ambrose onun yüzündeki ifade değişimini çoktan okumuştu. Ne gördüğünü, ne sandığını ve şu an neye yemin edeceğini biliyordu. Yine de hiçbir şey söylemedi.

Görünürdeki sakinlik, Ambrose'un yüzüne bir maske gibi oturmuştu. Ama iç dünyasında—Deyanira'nın bedeni titrerken, solukları düzensizleşirken—hissedilen her şey, hâlâ parmak uçlarında taşıyordu. Onu tutarken, o ince beli kavrarken... genç kadının hem korkusunu hem de kendinden bile saklamaya çalıştığı başka bir duyguyu hissetmişti.

"Lordum... Yolun ortasında biri var. İleri gitmemizi engelliyor."

Şövalyelerinin sesini duydu, "Bu bir tuzak olabilir!" dedi içlerinden biri.

"Yol kesicilerin yeni taktikleri mi bu?" diye homurdandı bir diğeri.

"Haydut mu?" diye sordu Ambrose, ama tonu daha çok hayal kırıklığı gibiydi.

"Hayır... Bir kadın. Yaşlı. Delirmiş gibi davranıyor. Ama hareket etmiyor. Önümüzde dikilip duruyor, bağırıp çağırıyor."

Ambrose kaşlarını çattı. İşaret verdi. Kimsenin kılıcına davranmasına izin vermeden ilerledi. Vagonun biraz önünde, yolun tam ortasında... başında örgü örgü bez parçaları, üzerindeki giysileri lime lime olmuş, çıplak ayakları çamur içinde bir kadın dikiliyordu.

Gözleri süt gibi donuktu. Hatta bu onun göz rengi bile olabilirdi. Yaşlıydı, ama sesi—titrekti ve bir o kadar netti.

"Verena'nın oğlu!" dedi. "İşte buradasın! Nerelerde kaldın?"

Ambrose olduğu yerde durdu. ''Seni kim yolladı?''

''Sana o'nu kim yolladıysa o!'' Gözleri o kadar beyazdı ki hiçbir yere bakmıyor gibi oldu. Ama Ambrose kadının değişen yüz ifadesinden arkasından Deyanira'nın geldiğini anladı.

''Majesteleri... çok güzel... sen çok özel...'' (Türkçe) adımlamaya çalıştı ama Ambrose onun yolunu kesti.

''Ona yaklaşamazsın.''

''Sen de ona yaklaşamazsın.''

Deyanira merakla yaklaştı. Büyük kahverengi gözleri merakla parlıyordu.

''İşte güzel cadı'm gel buraya...'' kollarını açtı kahin. ''Ölmedin, ölmeyeceksin; doğmadın doğmayacaksın. Sen öldürmek için varsın!'' devam etti diğerlerinin de anlayacağı imparatorluğun diline dönerek. Ambrose dediklerini anlamamıştı onca bildiği dile rağmen. Fakat Deyanira'ya gözünü diken her şey bir tehditti.

''Ölmek istemiyorsan sesini kes.'' Ambrose sinirle tısladı. ''Çekil yolumuzdan.''

Prenses dayanamayıp daha da yaklaştı. ''Ambrose...''

''Deyanira içeri geç.''

''Bir şey anlatmaya çalışıyor görmüyor musun?''

''Yeterince kehanet duymadın mı?'' kaşlarını çattı ve işte sesini kıza yükseltmişti.

''İşte sen doğruyu dinliyorsun... Al onu ve kavuş ruhuna. Ölümdür senin doğurganlığını alan!' kahin anlatmaya devam etti. 

Deyanira'nın ilgisi eşindense yaşlı kadındaydı. Ambrose ise sanki bu kadını eşinin ilgisinden kıskanan bir koca gibi bunun önüne geçme taraftarıydı. ''Bir kelime daha et o nerden geldiği belirsiz dilinle, dilini kestireceğim hanımefendi.'' uyarısını çok net bir şekilde yaptı. Ve arkasını kadına dönüp Deyanira'nın kolundan tuttu. At arabasına doğru çekti.

Kahin arkalarından bağırdı, ''Zincirlerinle öldüreceksin onu!''

Açılan kapıdan içeri sokulan Deyanira kaşlarını çattı. ''Duydun mu?''

''Neden dışarı çıkıyorsun?''

''Neden çıkmayayım? Sesleri duydum, merak ettim.''

''Seferlerde yolumuza sadece taş, geyik, tüccar çıkmıyor. Böyle deliler, yağmacılar, canavarlar da çıkıyor. Bu yüzden çıkmayacaksın.''

''Oracıkta ölmeyecektim ya. Kendi şövalyelerimin yanında ve eşim önderlik ederken.'' Prenses de kaşlarını çattı. İnat ediyordu, yumuşatan kelimeler ama koyu tonuyla.

''O kadın bir büyücü de olabilirdi. Güçleri nereye kadar gidiyor bilmiyoruz bile. Sürekli bela önüne atlamasan ne olur sanki?'' iç çekti alnını ovuştururken.

Genç kız kollarını kavuşturdu ve General'e bakmayarak onu cezalandırdı.

Yolculuk beklenilenden uzun sürdü ve Prenses için fazlasıyla yorucu. Sağa sola kıvranma isteği doğdu içine fakat bu hiç Prenses'e yakışır bir davranış değildi. Şükürler olsun korsesi gevşekti de rahatsızlığı bir nebze olsun azaldı. İnatla onun tarafına bakmamayı da unutmadı.

General ise gözleriyle karşısındaki kızı incelemeye devam etti. İçten içe bir mola vermeyi hatta uzanmasının bir sorun olmayacağını söylemek istedi ama onun inadı Prensesten az değildi, daha fazlaydı desek yerindeydi. Prenses iki dizini ayırmadan oturmaya devam ediyor ve arada bir elini esnediğini gizlemek için gül kurusu dudaklarına götürüyordu; koyu kahve kirpikleri uykuyla ıslanıyor ama sallanan at arabası onu bir türlü uyutmuyordu. Uzun saçları güzel yüzünü çerçeveliyor ama yumuşaklığı ona bir yastık olmuyordu. Belki Prenses'e ceza olurdu, anlardı belki bir dahaki sefere eşini dinlemesi gerektiğini, buraların Prenseslere uygun olmadığını. 

***

Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattığımı sandım ama açtığımda artık içeriye ışık girmiyordu. Üzerimde ağır bir kumaş ve tanıdık bir koku vardı. Sahibi karşımda bacaklarını aralamış, gözleri kapanmış, uyuyordu(?). Arabanın sallanmasıyla başım yine çarptı. Fırsattan istifade yüzüme vurur diye ses çıkarmadım. Neven şeytanı falan vardı ama belki de saray gerçekten daha iyi bir fikirdi― Tak tak.

''Efendim,  varış noktasına vardık!''

Bu sefer kapıyı bizim için açmıyorlardı, ne olur ne olmaz önlem alıyorlar. Ambrose sanki hiç de uyumuyormuş gibi kolayca gözlerini açtı. At arabasından benden önce indi, yardım beklemeden peşinden indim. Hava oldukça karanlıktı ama NVerena İmparatorluğunun etek eyaletlerinden birine, Sylvarath eyaletine, gelmiştik burası buz gibiydi. Yerler taş yollardan oluşuyordu. Bahar bahçeleriyle ünlüydü fakat biz politik sebeplerden ötürü geldiğimiz için daha kırsal kesimde kalan ama ona rağmen yeşil ve soğuk kısmına gelmiştik. Gecenin Fısıltısı şövalyeleri benden önce davranıp pelerinimi omuzlarıma yerleştirdiler. Teşekkür edecek zaman bulamadım, Ambrose sert adımlarla önderlik yaptı. Sessiz kalıp Liam ile olan konuşmasını dinledim.

''Yerel vali bir yolunu bulmuş Nvernia'lı olmayan hainleri bir araya toplamış ama...''

''Ama?''

''Kışkırtılmış şövalyelerimizden biri topluca onları öldürmüş.''

''Kimden emir alarak?'' adeta hırladı. Ölüm emrini verebilecek tek cellat kendisi gibi. Kendisi öldürecekti zaten...

''Amacının ne olduğunu bilmiyoruz.'' Liam onun bu hırçınlığına alışmıştı, sakin sakin cevap veriyordu. ''Güya kendisi de darbecilerden biri ama Nvernia'lı.''

İlerdeki kalabalığın sesi buraya daha net ulaşıyordu. Yaklaştığımızı biliyordum ve içten içe kenara atılmadığım için, beni başlarından savmayı unuttukları için mutluydum.

''Generalim, Prenses'i ne yapacağız?''

Tüh ya...

''Prensesle ilgilen. Sıcak hamamı olan bir saraya yerleştir. Bir şeyler yediğinden emin olun.'' ezbere sözler... ''Başından ayrılma. Kraliyet şövalyelerini değil, bizim şövalyelerin onunla gitmesine izin ver.''

''Sayıca azınlıktayız, kendi şövalyelerimizi Prenses'le gönderirsek bu iyi olmaz.''

Ama neden..? Şövalyeler ha Saray'ın ha Gecenin Fısıltısına ait. Ne fark edecek? İkisi de Ambrose'un emirlerinin altında.

''Yanından ayrılma.'' dedi beni Liam'a emanet ederek.

Adımları daha da önümüzde geçti ve toplanmış şövalyeler onu görünce sesleri kesildi. Vali'nin saatlerdir uğraştığı sessizlik ve istikrar Ambrose'un tek bakışına bakıyordu. Grup zaten ikiye ayrılmıştı. Bir kenarda darbeye ikna olmuş kendi şövalyelerimiz diğer yanda Vali ve isyanı bastırmak için görevlendirilmiş kraliyet şövalyeleri.

''Kendini cellat sanan o ölümlü hain kim?'' Ambrose sesini yükseltti.

Liam ondan korkup korkmadığımı görmek için bakışlarını bana çevirdi, hissettim fakat gelecek kaosu izlemek adına bakışlarımı Ambrose'dan ayırmadım. Tahminimin aksi gerçekleşti, o şövalye susup saklanmak yerine ortaya çıktı. Sadece adımının sesini duydum önce, görüşüm kısıtlıydı arkada.

''Benim Generalim.''

Ve bu ses... olmaması gerekecek kadar fazla tanıdıktı.

Celestialxi
Nini

Creator

Comments (0)

See all
Add a comment

Recommendation for you

  • Blood Moon

    Recommendation

    Blood Moon

    BL 48.1k likes

  • Secunda

    Recommendation

    Secunda

    Romance Fantasy 43.8k likes

  • Touch

    Recommendation

    Touch

    BL 15.8k likes

  • Invisible Boy

    Recommendation

    Invisible Boy

    LGBTQ+ 11.6k likes

  • What Makes a Monster

    Recommendation

    What Makes a Monster

    BL 77.7k likes

  • Flower Girl

    Recommendation

    Flower Girl

    Mystery 2.2k likes

  • feeling lucky

    Feeling lucky

    Random series you may like

The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe
The Death Bringer upon Her Husband | Türkçe

1k views2 subscribers

Kan üzerine kurulmuş bir imparatorlukta, kehanetler savaştan bile daha tehlikelidir. Çünkü bazen dudaklardan dökülen acımasız birkaç söz, bir insanın bütün hayatını mahvedebilir. Ve belki bir gün, onun yalnızca tek bir fısıltısı bile peşinizi bırakmayan bir kâbusa dönüşebilir.

Deyanira Alisya Selene, daha doğduğu anda lanetlenmişti.

Bu dünyada kadınların birden fazla çocuk dünyaya getirmesi imkânsız kabul edilirdi. Çok eşlilik, kadınların yalnızca varis doğurmak ve kocalarına hizmet etmek için var olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Fakat Deyanira yalnız doğmamıştı.

Bir ikizi vardı.

Ne var ki insanlar için lanet olan oydu; erkek kardeşi ise ailenin altın çocuğuydu. Kim, uğursuz bir cadı olarak damgalanmış bir kadınla evlenmek isterdi ki?

En azından herkes böyle sanıyordu.

Toplumun korktuğu, kaderin yüz çevirdiği Deyanira'nın yolu; ölümsüz Tanrı'nın iradesiyle, kendisini imparatorluğun acımasız Veliaht Prensi ve Yüce Generali ile yapılan siyasi bir evliliğin içinde buldu. Soğukkanlı dehası, merhamet tanımayan otoritesi ve ardında sürüklediği karanlık gölgelerle krallıkların bile çekindiği bir adam…

Şimdi ise kaderin tahtına oturan yeni Prenses'in önünde tek bir soru vardı:

Kendisine biçilen laneti kabul edip sessizce solup gidecek miydi… Yoksa bir zamanlar kendisinden korkan dünyaya, asıl korkmaları gereken kişinin kim olduğunu mu gösterecekti?

***

Kendi yazdığım novelin İngilizce ve Türkçe çevirisini birlikte paylaşmaktayım.
Subscribe

26 episodes

Bölüm 20

Bölüm 20

20 views 1 like 0 comments


Style
More
Like
List
Comment

Prev
Next

Full
Exit
1
0
Prev
Next